yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2010

Alıntıdır (Tüm İnsanlar Aynı Dili Konuşur)



Savaşa neden mi karşıyız?


Bir kere çocuklar ölmesin diye en başta.


Kefene sarılı minicik bedenler hiç çıkmayan izler bırakır rüyalarda.


Savaşa neden mi karşıyız?


Vurulmasın gençler sorgusuz sualsiz yol ortasında,dur ihtarına uymadı yalanıyla.


Savaşa neden mi karşıyız?


Erkekler iktidarlarını spermleriyle saldırarak göstermesinler diye,barışta asla ulaşamayacakları kadınlara.



Savaşa neden mi karşıyız?


Her birimizin içindeki katil dehşet saçmasın diye,karanlık, çıkmaz sokaklarda.



CHE

12 Şubat 2009








2. San Ton Metanasti - George Dalaras & The Israil Philarmonic Orchestra.mp3 -

Şairin dediği gibi anlatamamak kendini ulaşamamak karşı yakaya çok acı. Avazını çıktığı kadar haykırsanız da hop hoplasanız da yok, anlaşılmadı mı anlaşılmıyor. Herkes kendi penceresinden bakarken hayata algılamalar o kadar farklı ki. Kaç yaşına gelirsem geleyim insanoğlunu anlayamayacağımı çoktan kabullendim. Milyarlarca insanın her biri ayrı bir ruh dünyasında. Hal böyle olunca az buçuk ortak noktalara sahip dostlara el vermek lazım.

Ama dostum dediğiniz kişinin hayal dünyası hayatı öyle farklı olabiliyor ki. Ve o hayaller o düşünceler insanlara ne kötü tuzaklar kurabiliyor. Bu kendiliğinden oluşa gelsede işin doğasında olsa da üzebiliyor insanı. Hani demiş ya bağırsam duyar mısınız sesi mi? İşte avaz avaz bağırsanda ağlasanda duyuramamak sesini çok ama çok zor...Sinirinden ortadan çatlamak denen amiyane bir tabir vardır ya işte cuk oturur buraya. Hele birde hafızanız zayıf ve yaptıklarından ders almıyorsanız bir türlü vay halinize yandı gülüm keten helva. Kişisel çıkarlar işin içine girerse birde haset ve pişmanlıklar...

Çocukken hep merak ederdim ben nasıl ben oldum niye ben Ayşe değilim acaba, bir başkasının hissettiklerini hissetsem nasıl olurdu bütün temaslar aynı mı algılanıyor diye saatlerce kafa yorardım.. Herkes aynı mı görüyor, nasıl düşünüyor acaba veya hiç merak ettiniz mi karşınızdakinin aklından geçenleri. Beyninin kıvrımlarının nelerle dolu olduğunu. Gözlerin ardındaki ışıkların ne demek istediğini.

Aslında hala daha çok merak ediyorum. Olaylar karşısında insan tepkilerini gözlemledikçe hakikaten temasların da duyguların hayallerin çok farklı olduğunu görüyorum. Kimi çok düşünüyor kimi hayal kuruyor. Kiminde ise hiç empati veya hayal gücü yok. Beyin denen yaramaz neler yaptırıyor neler düşündürüyor insanlara sevişirken mesela. Nasıl affedemez insan yada neden affeder ? Değer mi acaba ayrılmaya? Yitirmek bir insanı kararını kim nasıl ne düşünerek verir.

Bazen hiç sebepsiz kalbiniz pır pır atar, her an bir şey olacakmış gibi hissederiz ya işte bende bugünlerde öyleyim. Kendimi sorgulamaktan acaba nerde hata yaptım diye düşünmekten öyle yoruldum ki. İletişim çağında iletişimsizlik ne kadar korkunç bir şey. Her an içli dışlı bir arada görünüp aslında karşındakini tanıyamadığını anlamak. Kırılmanın ötesinde bir şey. Kalp her zaman kendini tamir eder.Kim ne derse desin hafiflemeyen acı unutulmayan hüzün yoktur. Ama ne kadar tamir olursa olsun yeni kırgınlıklar zaten kapı eşiğinde hazır bekleye durmakta aslında. Anlayamadıkça ve anlatamadıkça bitecek gibi de değil...

Oylum Özmen






“En uzak mesafe ne Afrika'dır,



Ne Çin, Ne Hindistan,



Ne seyyareler



Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…



En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir..



Birbirini anlamayan…”





CAN YÜCEL

02 Ocak 2009

İŞE GİDERKEN


These Boots Are Made for Walkin - Sam Phillips

Oturduğum yerde, rüzgarın fısıltısını hissediyorum. Tenimi yalayıp geçiyor. Tuz ve yosun kokuyor rüzgar bu şehirde. Bir zamanlar gittiğim ve yaşamak zorunda kaldığım o yerde ise toz kokar yakıp kavururdu. Seviyorum bu şehri iliklerimde hissediyorum.

Karşımda oturan adam oldukça rahatsız bir pozisyonda güneş gözlüklerini çıkarmadan kitap okumaya çalışıyor. Ben okurken mümkün olduğunca rahatlamaya çalışırım oysa. Genellikle bir saatin altına inmediğinden mümkün olan en uygun en rahat pozisyona geçmek tercih edilir şu naciz vücudum tarafından.Elbette serde ehli keyiflikte var.

Elini küpeştenin kenarına attı bu defa. Kitap oldukça ilginç olmalı. Orta kalınlıkta yeşil bir kitap “ALAMUT”. Gözlüklerinin arkasında koyu renk gözleri dikkatle satırların üzerinde dolaşıyor. Ucuz gözlüklerini ve eskimiş boyasız ayakkabılarını seyrediyorum bir süre .

-----------------------------------------------------------------------------------------------
Düşündükçe aklıma geliyor alamutla ile ilgili okuduğum başka bir kitap. Hasan El Sabah ve terrörizm konuluydu. Ne kadar yakınız bugün bu düşünceye. Hayatın her anında terör yanı başımızda. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir aslında.
Alamut adı nedense geçenlerde bindiğim otobüste arkadaşımın uyarısına kaba saba çıkışan ve kulak dibimde söylenen adamı da aklıma getiriverdi. -adam?? aslında kullanmak istediğim kelime bu olmasa da - arkadaşımı koruma içgüdüsüyle olaya karışmamla tüm nefreti üzerime çekivermem hiddetin odak noktası oluvermem aklıma geldi. Olayı başlatan ve terslenen ben değildim. Ama bir şekilde haksızlığa karşı müdahil olmam nefretle, inanılmayacak bir yüz ifadesiyle ve hakaretle karşılanmıştı. Çünkü için için ulan ne güzel benzetiyordum hatunu diye düşünürken işi bozulduydu. Nefret duymasının sebebi buydu. Egosunun cilalarken aniden durmak zorunda kaldı. Üstelik müdahil olup destek olmaya çalışırken yalnız da bırakılıvermiştim. Yapılan tüm hakaretlere maruz kalırken bir çocuk gibi arkasından bağırabilmiştim ancak adamın.
Toplumsal duyarlılığın bu kadar az olduğu kabalığın ve şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir ülkede bireysel olarak basit bir arada yaşama koşullarını bile yerine getiremiyorsak elbette ne demokrasiden ne de huzurdan bahsetmek uygun olur.Terörizmin amacı korkutmaktır. Bizler gerçekten korkuyoruz.Üstelik ezilenin yanında olandanda nefret ediyoruz esasen.Yoksa yok olan kimlik duygularımızı insan olabilme şerefini bir dahakine kadar nasıl yapıştırırız üstümüze eğretiden.
--------------------------------------------------------------------------------------------
Yanımda oturan gencin ayakkabıları ayna gibi parlak. Aklıma hemen askerlik yaparken ayakkabıları yeterince parlak olmadığından ceza alan arkadaşım geliyor. Belli ki delikanlıya ayakkabı cilasını yapmayı iyi öğretmişler askerde. Belli ki işe yeni girmiş delikanlı. Kendini kabul ettirme, saygı uyandırma endişesi içinde gençlere haiz hırs duygusuyla dolu kaşları çatılmış gözleri ufka dalmış.Kendini daha farklı daha iyi de hissediyor olabilir zamanla törpüleneceğini bilmeden.

Diğer yanda oturan adam şortu parmak arası terliği ,kolsuz atleti ve kıllı koltuk altlarıyla oldukça rahat kollarını açmış oturuyor.Yanında büyük olasılıkla karısı olduğunu düşündüğüm kişi ise uzun kollu uzun etekli kapalı ayakkabılı ve uzun hotoz şekilli bir başörtüsüyle pek keyifle gururla oturuyor özgür erkeğinin yanında. Belli ki sadece kadınların islama uygun hareket etmesi işine geliyor. Belli ki hükmedilmekten hoşlanıyor. Ben diyor özel hayatımda kocamın genelde de tüm erkeklerin üstünlüğünü kabul ediyorum. Gönüllü köle olmak bana zevk veriyor. Sado-mazo bir ilişki bizimkisi.
Sorgulanmadan hart hurt edilmek nasıl bir zihniyet tarafından kabul edilir de karşılığında isyan bulmaz anlaması mümkün olmayan genellikle beynimi kızgınlık tümceleriyle dolduran bir monolog halinde kalıyor kafamda

Yolcuların kimi gülümsüyor, kimi müzik dinliyor. Bir kaç kişi uyukluyor iki kişi ise yüksek sesle konuşup gülüşüyorlar. Sabah bu enerji ve keyifle güne başlamak çok zevkli olsa gerek. Bu iki kişi dışında kimse birbirine bakmıyor. İzlendiklerinin farkında bile değiller. Bu kalabalık içinde dahi yalnız olmayı, içe kapanmayı, kimseye dikkat etmemeyi başarıyorlar. Bakışlar asla birbiri üzerinde durmuyor kayıp gidiyor insanların üzerinde Korkunç bir yalnızlık var burada.Tüm şehir böyle mi. Otobüsler, yollar , sinemalar ve evler.

Artık sigara içmek yasak olduğundan kimsenin elinde sigara yok. Sigara içilemediğinden beri çay içenlerin sayısı epeyce azalmış. Bu çaycının canını oldukça sıkıyor olsa gerek. Sıraların arasında var mı sıcak çay isteyen diye umutla dolanıp herkese teker teker bakarken ben diyorum bir tane alayım. En azından yukarı boşuna çıkmamış olsun.
Sabah rüzgarla yol alırken günün ilk çayının ve sigarasının tadı da bir başka oluyor.Ben yorulduğumdan mıdır nedir artık konuşmak yerine izlemekten daha çok keyif almaya başladım .İzlemek ve kulak misafiri olmaktan.Başkalarının hayatlarına açtığım bu gizli pencereler bana çok ilginç geliyor. Bazı konuşmalar çok sıradan olurken bazen yeni tanışmış bir çiftin dikkatli biraz abartılı kendini anlatma çabaları da beni güldürüyor. Uykudan uyanır uyanmaz kavga etmeye başlamış çiftler yada henüz uyanamamış uff akşam olsa da eve gitsek diyen yüzler. Karakteristik çeneler,ilginç alınlar komik burunlar.En çok tercih edilen gazeteler, bıkkın ifadeler. Spor haberleri, olimpiyatlar, bombalar.
Sabah işe giden yorgun ve mahmur bakışlar gün biterken yine bu sırada sizi tekrar izleyeceğim. Merakla bekliyorum bu defa nasıl öyküler anlatacağınızı.

Oylum Özmen
10.08.2008

27 Aralık 2008

ŞAFAK (DENEME)


sil bastan - sebnem ferah





Kendini çok yalnız hissettiğin oldu mu? Dostlarının, ailenin yanında. Seni sevdiklerini söyleyen ama anlamamakta dinlememekte inat eden dostların ortasında. Kanadı kırılmış ve yalnız. Kocakarı fırtınasında kalmış gibi soğuk tatsız. Dumanlı ve rüzgarlı hissettin mi hiç.


Eğer kafana takmıyor ve fazla derin düşüncelere sahip değilsen fazlaca titremiyorsa için yalnız değilsindir görünürde. Olsan da anlamazsın zaten. Anlamadığın anlayamadığın şeyler üzemez ki seni. Hele de zaten farkında değilsen bildiklerinin . Üç beş şakayla günün neşeyle dolup yatağına kıvrıldığında yetiyorsa basit anılar ve geyikli sohbetler gerçekten çok şanslısın. Hep derim cehalet ve yanında bencillik ne güzel bir tariftir bu. Dibi tutmaz. Basit günlük kaygılar yeter gününü geçirmeye ömrünü doldurmaya. Ama gerçekten paylaşmak istiyorsan kendini sevdiğinle. Gerçekten paylaşmak istiyorsan hayatı onunla ne yapman gerekiyor. Arada bir belki fark eder yangına tutulmuş gibi saldırır belki küser sonra hadi devam dersin. Yakasını silkelesen de tutup sarsanda sağır yürekler duyar mı çığlıklarını yalnızlığın?


Yeniden başlayabilecek misin? Hatta yeniden aşık olabilecek misin ona? İlk günkü gibi titretebilecek mi bildik teni yeni keşfediyormuş gibi. Deneyebilir misin? Yüreğin var mı? Olmazsa bozduğun ezber geri teper diye korkmaz mısın? Katlandığının ve aslında aşkın çoktan gömüldüğünün farkındalığına ermek de var sonuçta. Ölü mezardan çıkıp yeniden şarkılar söyletir mi acaba?


Bu mudur insanları aldatmaya yeni heyecanlar aramaya iten. Geçici hayalet bedenler, ruhlar yeter mi mutluluğa? ..

Ben sınavdan geçtim. Kurtardım yüreğimi ve benliğimi. Kelimeler dizilmiyor artık boğazımda. Karanlık aydınlığa yelken açtı. Ufukta güneşim yeniden doğuyor. Ölümü gördüm ve artık hoş geldim hayata.

Foto buradan: http://www.silverblades-suitcase.com/mojo/dark_sun_dawn.jpg

30 Ekim 2008

KOKULAR



Onları biliriz ancak çoğunun farkında değilizdir. Girdiğimiz odadan hoşlanıp hoşlanmamaya tanıştığımız kişiyi sempatik veya itici bulmaya kadar etkiler bizi. Çoğumuz otobüslerin sıkışıklığında yanımızda dikilen adamın ter kokusundan rahatsız oluruz.

Bildiğimizi sandığımız ama aslında farkında olmadığımız o uçucu moleküller hakkında neler biliyoruz.

Bebeği anne ilk kucağına aldığında öpmeden önce içine çeker. Bıngıldağı başka gıdısı başka kokar. Huzur verir. Cennet kokar derler ama aslında anne rahminin kokusudur. Sonra bebecik gözlerini zorla açar bakar. Yirmi kişinin içinde olsa da henüz göremediğini bildiğimiz o yeni doğmuş bir damlacık şey tanır anneciğini. Yanınızda uyuyan eşinizin nefes sesiyle birlikte kokusu da rahatlatır.

Her şeyin kokusu vardır. Sinema salonlarının, kitapların, sınıfın, oturulan sıranın, yeni giysilerin yanı sıra acının ve yalnızlığın da. Hepsini sınıflandırır ve gerektiğinde kullanmak üzere beynimizin arşivine yerleştiririveririz. Bakmadan hissederiz ya odaya gireni, arkamızda duranı. Belki altıncı his denen şey kokuyla birlikte oynaşıyordur etrafımızda.

Örneğin ölümün kokusu var mıdır?


Ölümün olduğu, ölünün çıktığı evlerin farklı bir kokusu vardır. Hayır, aklınıza gelen o şeyden bahsetmiyorum. Anlatmak istediğim şey daha farklı ve daha derin. Bu ağır bir hüznün, yıkıcı bir acının ve gözyaşının kokusudur. Beklenmeyen bir ölümde veya çok sevilen birinin kaybında daha da ağırlaşır. Ölümün beklendiği evlerde, ilaç kokusunun altında hissedilir. Bu yoğun ve tatlımsı koku tene, giysilere yapışır yıkanmadan arıtamazsın. Oysa mutluluk yağmur ; huzur zeytinyağı, süt veya karamel kokuludur. Yaşlılık ise lavanta ile birlikte birazda ekşi yapıdadır.



Babaannemi kaybettiğimde, rutin işlemlerden biri olarak evini boşaltmaya gittiğimizde evin içinde dolaşmaya başladım. Eşyalar bile daha farklıydı bu defa. Yatak odasına girip de elbise dolabını açtığım zaman giysilerinden yükselen sabun ve babaannemin kendine özgü yaşlılık kokusu tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Elbiselerine sarılıp bağırarak ağladığımda annem ve yengem beni sakinleştirmeye çalıştılar. Beni anladıklarını sanmıyorum. Çünkü ölümü anlayacak ve doğal kabul edecek kadar büyüktüm. Beni asıl yaralayan onun gittiğini bilmeme rağmen sanki yanı başımda salınıyormuşcasına hissettiğim kokusuydu. O ölmüştü ama kokusu o dolapta giysilerinin üzerinde asılı kalmıştı. Hazır olmadığım buydu. Kim hazır olabilir ki kaybettiği sevdiğinin yanında dikiliyormuşcasına kokusuyla irkilmeye. Bu tıpkı giden sevgilinin eşyalarından daha önce hiç almadığınız gibi kokusunu almaya benzer. Avaz avaz bağırır koltuk, minder ve gömlek “ben ona aitim”. Oğlunuzun boş odası hala o kokuyordur. Aslında hep bildiğiniz ama farkında olmadığınız kişiliklerinin gerçek giysileri salınır durur etrafta görüntüleri yok olduğunda dahi.

Oylum Özmen
15.08.2008-İzmir

28 Temmuz 2008

ÖZLEM




Ay ışığı dans ederken denizin üstünde çapkın dalgaların kıyısına kurdum masamı. Yalayıp geçerken tuzlu su parmaklarımı ve dikilirken tüylerim hafiften, inadına buz atıp rakıma tepsi gibi sapsarı ayın şerefine içtim.

Uzaktan geliyordu gençlerin kahkahaları. Konuşmaya gerek yoktu. Gözlerin, ay ışığı ve rakı. Gecenin şiiri ılık ve yavaş aktı içime. İyot ve yosun kokularını takıp saçıma kaşımın tuzunu yıkamadan daldım geceye.

Kokular ,renkler ve seslerin dansında şanslıydık bu gece. Huzur yoldaşımızdı. Panar panar doldu içimize yıldızlı gece.

Yaşama dokundum, tadı kaldı dilimde; kopamadım. Şimdi özgürlüğe hasret yatıp deniz ve kum kokusuyla uyanıyorum rüyalarımdan.

Alesta bekleyen bir kaptan gibi çarpıyor kalbim. Hani bazen aniden bir şeyler olacakmış gibi hissedersin de güm gümlerinden içindeki saatin bedenin sarsılır ya; işte öyle. Durmasın sarsıntı bitmesin heyecan, bu hayata duyulan özlem yaşama arzusu.

foto buradan alıntıdır

12 Mayıs 2008

AY IŞIĞINDA



Diskonun gürültüsünün boğuklaştığı yerde olan tuvalete giriyorum. Tuvalet iğrenç bir halde. Duvarda yeşil küf lekelerinin arasında grafitiler seçiliyor. Boyaları sıyrılmış duvarların ve yerlerde pislikten geçilmiyor. Kadınlarda var içeride erkeklerde. Tipik modernizm ya da sıradan boş vermişlik. Biri tuvaletin üzerinde oturuyor yüzü sapsarı ağzı açık tavana doğru bakıyor gözleri kaymış. Uluyan bir köpek gibi görünüyor sivri burnu ve ağzında salyalarıyla. Bir şeyler söylüyor ama duyulmuyor. Yanına gidiyorum. Anlayamıyorum ne dediğini kulağımı biraz daha ağzına doğru yaklaştırıyorum nefes verir gibi fısıltısını duyuyorum

_kaçın -ne?
-hepiniz gidin…
-…
-…hemen kaçın
-hepsi…ahhhh
- ..hepsi ne?
-…değil,…insan…
-anlamıyorum
-insan değil ..uprler ..kaçın..
-çok çektin galiba -dinle lütf..kaç..mez…an

Yukarı çıkıyorum.Ruhuma işleyen bir müzik çalıyor tempoyu yakalayıp dans etmeye başlıyorum.Biraz önceki konuşmanın da etkisiyle kalbim daha hızlı atıyor kulaklarımda hissediyorum vuruşlarını güm güm güm..

Onu görüyorum. Çok yakışıklı. Benim dans ettiğim adam gibi değil. Farklı bir ifade var yüzünde. Gözleri ah o gözleri. Ne kadar güzel..Bakışıyoruz sırıtıyor beni görünce öyle seksi bir gülümsemesi var ki..Farkında olmadan ona doğru gidiyor ve gözlerinin içine bakıyorum..

-Daha önce bu kadar güzel gözlü bir erkekle tanışmamıştım.

Gülümsemesi daha da yayılıyor yüzüne;

-Hala daha geçerli bu sanırım..
-Nasıl ?
-Henüz tanışmadık
-Ha ha ha ha evet haklısın tanışmadık.
_Dans ediyoruz.
-Buraya bu şehre ilk defa geliyorum öğrenciyim. Aslında İzmirli’yim. Güzelyalı’dan.
-Ben de İzmir’denim. Ama uzun zamandır gidemedim. Seyahat etmek pek kolay değil benim için.

O kadar hoş ki dayanamıyorum öpüyorum onu. Erkeksi kokusunu içime çekiyorum. Farklı anlayamadığım bir güzelliği, ilkel bir çekiciliği var. Belime daha sıkıca sarılıyor. Eski dans arkadaşım arkamda beliriyor aniden. Yeni dostumun gözlerinin içine bakarak

-önce ben buldum ,o benim
-kendi geldi. Ben çağırmadım.
-Sıranı bekle..

Araya karışma gereği duyuyorum. Beyler bir dakika durun dememe kalmadan çelik gibi bir kol beni yakalayıp duvara yapıştırıyor. Onun bu kadar kuvvetli olduğunu tahmin edememiştim. Dişlerinin üzerinde dudakları geriliyor ateş gibi nefesiyle bana eğilerek

- en eski terbiye kuralıdır bayan geceye kiminle katıldıysan onunla bitirirsin.

Konuşamıyorum. Beklemediğim bir tepki aldım. Bu kadar korkacağımı tahmin etmemiştim. Tıpkı bir çakala benziyor. Yakışıklı dostum ise başıyla selam verip arkasını dönüp gidiyor. Hayal kırıklığına uğradım. Evet, kapışmalarını istemiyordum ama en azından iki çift laf etseydi daha iyi olurdu. Arkasından bakıyorum beynimin bir köşesinde tehlike sirenleri ötüp duruyor. Anlam veremediğim tanımadığım bir duygum ayaklandı. "Kaç git, uzaklaş, durma" diyor bir yandan ilkel yanım, modern olan yanım ise "saçmalama, komik olma" diyor ama pek cılız sesi. Kendide pek inanamamış gibi söylediğine.

-Müzik daha da hızlandı. Ama, canım artık dans etmek istemiyor. Bara yaklaşıyorum. Arkamdan bir el uzanıyor ve gergin bir sesle çok kesin olarak;

-fazla uzaklaşma daha işimiz var

diyor çakal sırıtarak. Kanım donuyor sanki damarlarımda, sırtımda buz gibi bir el geziniyormuşcasına titriyorum.

Cevap veremiyorum ama başımla tamam diyorum. Bir kadeh şarap istiyorum. Elimin içinde dönüp duruyor kadeh. Birden burası bana çok iç karartıcı sıkıcı geldi dışarı çıkmalıyım. Temiz havaya ihtiyacım var. Burası normal bir yer değil. Acayip bir kokusu var. Tüm hislerim altıncısıyla birlikte diken üstünde. Barın üzerinde duran elimi çekiyorum. Temasından hoşlanmadım. Yapış yapış bir hava var içeride. Kulaklarım zonkluyor neredeyse kafesteki vahşi bir hayvan gibi nefes alıyorum. Tuvaletteki adam aklıma geliyor ve daha da canım sıkılıyor. Kapıyı arıyorum gözlerimle ve yanı başımda aniden onu görüyorum. O güzel yakışıklı flörtümü. Arkasını dönüp gittiği gibi sessizce beliriverdi yanımda. Daha çok atmaya başladı kalbim. O kadar çok adrenalin akıyor ki bedenime, görür görmez bütün tüylerim diken diken sıçrıyorum olduğum yerde ürkek bir ceylan gibi. Şimdi gözüme daha farklı görünüyor. Korkutuyor o da beni. Çakala benzemiyor daha çok bir kaplan gibi . Yırtıcı oda. Yalnız kalmak istemeyeceğiniz karşılaşmayı asla tercih etmeyeceğiniz bir yırtıcı. Çakaldan daha güçlü daha tehlikeli ve daha zeki. Panik ve korku hissinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum muhtemelen tuvaletteki keşten. Ne aldı bilmiyorum ama kötü durumdaydı ambulans çağırsam mı diye düşünürken cep telefonumu otelde unuttuğu hatırlıyorum. Kahretsin, her zamanki ters şansım. İhtiyacım olduğunda elimin altında bir şey bulamam.

Yakışıklı dostum kulağıma eğilerek;

_Bana kalırsa hemen çıkmalısın buradan vakit epey ilerledi, benimle gel.

Bilemiyorum.
Titriyorum.
Kararsızım.

Ormanın içinde kaybolup da kaplana güvenmek gibi bir şey bu. Sırtını dönmeye cesaret edemediğim; güzelliğinden kendimi alamadığım bu adamla gitmeli miyim. Çakal sevgilim ortalarda görünmüyor ama her ne kadar da itici olsa dahi onunla baş edebilecekmişim gibi geliyor şimdi bana. Oysa bu daha tehlikeli daha çekici. Duygularım ondan ölesiye korkmakla hayran olmak arasında gidip geliyor. Elimi yakalıyor

- Hadi yürü artık oyalanmaya vakit yok.

"Neden oyalanmaya vaktim yok? Geç olmasının ne gibi bir sakıncası var? Neden gitmek zorundayım? Burası neresi? Sen kimsin?" Sorular kafamda bombardıman gibi yağmakta ama hiçbirini sormaya cesaret edemiyorum. Bir robot gibi izliyorum. Barın arkasındaki mahzene giriyoruz. Dar koridorda ilerleyip zincirli kapıyı buluyoruz. Yolun sonuna geldik. Ama dostum kalın zincirleri kağıttan yapılmış gibi koparıyor ince uzun zarif parmaklarıyla.
Avaz avaz bağırıyor ilkel ben artık göz ardı etmeme imkan yok
" dikkkaaaatttttt ,dikkaaaatttttt,tehlikeeeeee….."

-Piyano çalarken parmaklarımı incitmekten çok korkardım, eskidendi o.

Birden tuvaletteki keşin ne dediğini anlıyorum “-…insan değiller kaçın. Hepsi vampir”.. Arkamı dönüp kaçmam gerektiğini biliyorum. Ama ayaklarım sanki birer buz parçası kıpırdayamıyorum. Korkudan ölmek üzereyim. Aniden salondan çığlıklar ve kahkahalar yükselmeye başladı. Evet gerçekten korkudan ölmek üzereyim. Bayılmamalıyım, bayılma diye düşünüyorum. Ne yapabileceğimi bulmaya çalışırken bilgisayar gibi yanıtlıyorum kendi sorularımı. Burada yalnız olduğum yaratığın bir zamanlar muhtemelen müslüman olduğu için haçdan etkilenmeyeceğini düşünürken öte yandan bu akşam yemekte sarımsaklı linguiniyi red ettiğim aklıma geliyor. Yine ters şansıma lanet okuyorum. Etrafta tahta parçası yok. Üstelik kullanacak durumda da değilim derin dondurucudan çıkmış tavuk gibi kaskatıyım.

Aniden vampir bana dönüyor ve gözlerinin parladığını fark ediyorum karanlıkta. Başım dönüyor artık.

-ahh, yapma şimdi sırası değil dışarı çıkman lazım. Burası en sevdiğimiz beslenme yerlerinden biridir. Kısaca mezbaha deriz..
-Bunu şaka sanmıştım. Yani mezbaha ya gidelim mi diye sorduğunda.
-Şaka değildi. En azından senin açından. Şimdi seni çıkartacağım. Bir an önce buradan uzaklaşmanı tavsiye ederim.Güneş doğana kadar kendine bir sığınak bul. Şanslısın efendi şu sıralar burada değil dinlenmeye çekildi. Doğuluları yemeyi çok sever. Benim de karnım tok bu gece. Korkmana gerek yok şimdilik. Tatlı almayacağım bu akşam


Kendi yaptığı espriden çok hoşlandığı belli muzurca kıkırdıyor. Gülmesi yüreğimi durduruyor korkudan. Kardeşlerimi ve annemi düşünüyorum. Buraya gelmeme ne kadar kızdıklarını işten ayrılmamı onaylamadıklarını düşünüyorum. “Keşke sağduyunun sesini dinleseydim. Maceranın ağa babasını bulup pişti oldun işte hatun. Keşke sigarayı bırakmasaydım ve keşke Hakan’la evlenseydim.Hiç olmazsa bir vampirin yanında nereye gittiğimi bilmeden kaçacağıma sıkıcı bir evde ama sağlıklı ve sakin bir hayat sürüyor olurdum” diye düşünüyorum.Bu düşünceler beni rahatlatıp gevşememi sağlıyor sanki saatler geçti aradan oysa saniyeler sürmedi …

Dışarı çıkıyoruz. Elimden tutuyor ve koşmaya başlıyoruz. Ay gökyüzünde asılı bir fener gibi yolumuz aydınlatıyor. Işığı tüm sokakları, kaldırım taşlarını ve tabelaları boyamış. Gündüz ışıl ışıl rengarenk olan bu yer şimdi bir mezar kadar sessiz. Bazen yan yana bazen de ben vampirin sırtında kaçmaya devam ediyoruz.

Peşimizdeler ve epey kalabalıklar ayak seslerini duymuyorum ama ensemde hissediyorum varlıklarını. Vücudum ateş gibi tüm giysilerim terden üzerime yapıştı. Bacaklarım, kalbim çığlık atmaya başladılar bile yorgunluktan. Eğer durursam, eğer durursam bir daha asla koşamam. Devam etmeliyim. Kaçmalı kurtulmalıyım. Dinleme kendini. Yorgunluğuna aldırma sadece koş. Koş tüm gücünle. Yoksa bitecek. Ahh tanrım böylesini hiç düşünememiştim. Ben bile. Üstelik geleli iki gün oldu. Daha çok erken.

Sonunda yakalanıyoruz. Beni önemsemiyorlar bile aralarında tartışıyorlar. Kendilerince bir hiyerarşileri var. Dışarıdan bakan sıradan biri genç kız ve erkeklerin biraz sertçe tartıştığını düşünür.

Tanrım korkudan ölmek üzereyim ve onlar da bu korkunun gayet farkındalar. Korkmaktan başka şey düşünemiyorum ki…Buram buram korku kokuyor olmalıyım. Sanki film izler gibi izliyorum onları kaçmanın faydasız olduğunun farkındayım.İnanılmayacak kadar hızlılar ve oldukça da sakinler.Üstelik sabaha çok var daha.
Vampir dostum bana dönerek

-üzgünüm, yapmak zorundayım.
-YOOO!!!

yanıma yaklaşıp kolumu çeviriyor ister istemez arkaya eğiliyorum. Kan koktuğunu fark ediyorum. Midem bulanıyor. Ağzındaki sapsarı dişleri ve parlayan gözleri ile bana bakıyorve hırlıyor. Pes ediyorum teslim oluyorum. Bitti artık. Yapacak bir şey kaçacak delik yok.

_Evet haklısın deliklere sıçanlar kaçar zaten. Sıçana benzer bir halin yok oysa. Bir saat önce fena görünmüyordun ama şimdi daha lezzetli kokuyorsun sanırım tatlıyı alacağım

Konuşamıyorum. Sadece duyduğum takırtının dişlerimden geldiğini farkediyorum. Üzerime eğilerek

-Korkma ,sonra görüşeceğiz diyor.

Önce kedi gibi koklayıp ardından köpek dişlerini boğazıma saplıyor. Acıdan ağzımdan fırlayan sesim boğuluyor zafer ulumalarının arasında. İştahla duyduğum yutkunma sesinin arasında Eiffel’in silüetinin arkasından aya doğru bakıyorum “ne kadar da sarı bu akşam” diye düşünürken yavaş yavaş her şey siliniyor ve karanlık boşluğa yuvarlanıyorum.

OYLUM ÖZMEN 09.05.2008

25 Nisan 2008

OLMALI


Öyle çok uykum var ki. Bazen bu dünyaya uyumaya geldiğimi sanıyorum. Tembellik insana bu kadar haz verir mi? Bütün gün boş boş gezinsem. Hiç çalışmasam ama para derdim de olmasa, canımın istediklerini alabilsem. Yok, öyle lüks bir hayat istemiyorum. Olursa hayır demem elbette ama ben canım istediği zaman uyumak, iş yapmamak, keyif çayları içmek, sadece canım istiyor diye fincanda pişen kahve içmeye kemeraltına inmek, kestane pazarında turlamak Güneş’in altına uzanıp doyasıya kitap okumak istiyorum. Eh bunlar olurken canımın istediğini alabilecek ,fazla strese girmeden alışveriş yapacak param da olsa güzel olur.

Cüzdanım olmalı sihirli; hep 100 lük banknot olmalı içinde. Ne kadar alırsam alayım, hep o yüzlük orda standart durmalı. Tabii günün para değerine göre. Ya da yukardan bir torba dolusu karşılığı olan 1.000.000 çek yürürken kafama düşmeli.

Yolda bazen hayal kuruyorum. Kurduğum uçuk hayallerden bazen kendim de ürküyorum. Hop kızım kendine gel uçtun artık diye uyarmak zorunda kalıyorum fani benliğimi. Zaten kendi kendime yola gelmezsem hayale en kaptırdığım anda son sürat ilerlerken kendimi popo üstü yerde buluyorum. Karizmamın çizildiğine mi yanarsın çoraplarının yırtıldığına mı yoksa. Hayır, hayalimin gerçekleşmeyecegini bende biliyorum, ama kardeşim sen neden karışıyorsun. Allasen hepimiz aklı yerinde, başı önde hanım hanımcık yürümek zorunda mıyız? Bu zavallı kulunda bazen parmak uçları yere değmeden gezinmek istiyor. Zaten çoğumuzun hayal kurmaya bile vakti yokken çok görme kulundan bu kadar zevki. Hor görme garibi yarabbim.

Uykuya geleyim. İnsan uyumaktan büyük keyif alıp nasıl uyabileceğinin yada uyuma ortamlarının hayalini kurabilir mi? Var mı böyle bir olay bildiğiniz? Üstelik uyuyamadığım zaman huysuz ve çekilmez de oluyorum. Şimdi şöyle serin bir duş almalı öğlen yemeğinden sonra. Dolaptan büyükçe bir kaseye papaz erikleri doldurup serin serin temiz bir gecelik giyip çarşafları yeni değişmiş yatağıma uzanmalıyım. Açık pencereden üzerime doğru ılık bir rüzgar esmeli hafiften. Erikleri tuzlamayalım lütfen. Tuzlarsak susarız ve su içmek için yataktan kalkmak zorunda kalırız. Su içersek uyanıp tuvalete gitmek zorunda kalırız. Bu da gördüğümüz birbirinden ilginç rüyaların bozulması demek olur ki keyif kaçtı mı geri gelmez maalesef.

Bazen de cadı olmak istiyorum. Canım, cadıyım biliyorum ama gerçek bir cadı olmak isterdim. Örneğin kendi klonumu veya maddeleşmiş bir hayalimi işyerine yollamalıyım bazen bütün gün benim yerime çalışsın dursun enayi. Bir el hareketimle şu gıcık olduğum karşı komşum tam önümden geçerken düşüvermeli. Bazen görünmez hale gelmeli arkamdan konuşulanları dinlemeliyim bakalım ne diyorlar, sizi gidi pis dedikoducular ne olacak? Şu gıcık politikacılar gene meydanlarda atıp tutarken elime bir çuval dolusu pislik alıp tam en heyecanlı yerinde konuşmanın boşaltmalıyım kafalarından aşağıya. İnsanlar bak şu Allah’ın işine diye şaşmalı.
Bir masal vardı çocukken okuduğum kraliçenin kızı dünyalar güzeliydi ve her istediği olurdu. Çok iyi Fransızca konuşayım derdi pat Fransızcayı bir fransızdan iyi bilir hale gelirdi. Matematik sınavında çok başarılı olayım derdi. Matematik sınavını hem çok çabuk bitirirdi hem de en yüksek notu alırdı. Üniversitede iken kendi kendine not alan bir kalemim olsun isterdim ben de mesela.

Müthiş bir fiziğim harika bir sesim olmalı ve klasik gitar çalmalıydım. Üstelik kim ne isterse buyur kardeş diye anında kafadan döktürebilmeliyim. Eğlencelerin en dikkat çeken en popüler bayanı da ben olmalıyım.. Bu müthiş fiziğe de o kadar iyi giyinecek kadar param olmalı. Üstelik iki veya üç çocuğum olmalı. Ama yaramazlıklarıyla bakıcılar uğraşmalı. Bana tatlı ve eğlenceli kısımları kalsın. Geceleri onlar kalksın uyutmaya. Çok ünlüler Sting, Dustın Hoffman falan beni tanımalı ve aniden iş yerime baskına gelmeliler. Bu arada nedense hala daha çalışmayı düşünüyorum. Deli miyim neyim?

Hem kedim hem de köpeğim olmalı. Ama evim tertemiz bahçem süper olacak. Kimse beni Everest’e filan tırmandırtamaz. Otur oturduğun yerde ne işim var dağda bayırda.Yükseklerde gözüm yok, ben konformistim. Tembelim Türkçesi. Ama kahvaltıyı Londra’da , kahvemi Paris’te, akşam yemeğimi Venedik’te almalıyım. Herkes bana hizmet etmeli. Ev işi olarak sadece canımın istediği yemeği yapmalıyım. En azından şu uykularımı keyfimce uyumalıyım. Rüyalarımı istediğim kadar uzun görebilmeliyim. Çünkü ben hayal kurmaz ve rüya görmezsem yaşayamam. Ben olamam ki!

Oylum

11 Mart 2008

RÜYA




Avusturya 18 Ekim 1647 Salı akşamı. Hava çoktan kararmış. Mumlar yanıyor şamdanlarda. İki katlı ve büyükçe bir ev burası. Hakli vakti epeyce yerinde. Evde temiz kendimi de temiz hissediyorum. Mum alevinden sarıya boyanmış eşyalar duvarlar ve tahta kokuyor merdiven korkulukları ama hiç mumların kokusunu almıyorum. Gölgeler haddinden büyük ama garipsemiyorum çocukluğumdan beri görmeye alıştığım bir manzara bu karanlıktan hiç korkmadım. Bu devirde başka şansımda yoktu sanırım. Sıkıca tutuyorum korkuluğu eğiliyorum aşağıya doğru. İçeri girdiklerini görüyorum ve şapkalarını çıkarıp girişteki mermerli aynaya koyuyorlar. Kapıyı açan kişide hazırlıklı. Kim o bilmiyorum uşak belki de kayboluyor zaten ortadan. Gelenler üç kişiler ve biri kocam. Biliyorum beni öldürmeye geldi. Onları bekliyordum zaten . Yapamazsa diye arkadaşları yanında. Beni görmediler ama biliyorlar orda olduğumu. Oldukça sakinler. Sanki uzun zaman düşünüp tartışmış gibiler. Merdivenden çıkmasını beklemeden koşturmaya başlıyorum. Eteklerim bacaklarıma dolanıyor hışırtısını duyuyorum kumaşın. Elbisem gibi ayakkabılarımda beyaz ya da krem rengi. Girdiğim odada beyaz mermer bir şömine ve büyük bir ayna var ama tek ışık dışarıdaki aydan geliyor. Nefes nefese bakıyorum kapıya. Ne yaptım hatırlayamıyorum şu anda ama her ne yaptıysam öldürülmeyi bekliyordum. Aslında çok korkmuyorum.

Çünkü korkan o kaçan beyaz elbiseli genç kadın değil rüyayı gören ben çok korkuyorum. Hem o anda o karanlık ayışığının vurduğu odada bekleyen hemde rüyayı gören benim. İkisininde farkındayım. Kalp atışlarını duyuyorum uyumakta olan bedenimin ve ay ışıklı odada beklemekte olanın. Aynı anda atmıyorlar oysa. Uyuyan bedenim daha tedirgin. Hazırlıklı değil bu kadar gerçek bir rüyaya. Oysa o hazırlıklı ve ölmek üzere olan biri için epey sakin. Sanki inanmıyormuş gibi gene tam ucundan kurtaracakmış gibi hissediyor. Pencereden atlamak gibi yada başka bir odaya kaçmak gibi bir şansı yok Denemiyor bile. Başka çare olmadığını biliyor. İçeriye kocasının yalnız girmesini istiyor sadece. Ancak yalnız olursa şansı var biliyor. O bekliyor ve ben çok korkuyorum.

OYLUM OZMEN

05 Mart 2008

BİR AKŞAM ÜZERİ (deneme)




Bahar geldi mi nedir? Dün aksam işten çıktıktan sonra İzmir’in o güzel grubuyla karşılaştım. Mor dağların arkasında Güneş batmış kızıla boyanmış gökyüzü. Şavkının vurduğu gemiler yaklaşıyor iskeleye. Telaşsız yürüdüm tadını çıkararak. Denizde martılar, sumrular ve pelikanlar yüzüyordu. Pelikanlardan biri havalandı, ağır vücudu sudan sıyrılırken sular damlayarak geri dondu denize. Hava daha güzel kokuyor çimleri mi biçmişler?

Ya bu mis gibi kıvrılarak imbatla dans eden deniz kokusu. Hani denizden uzak bir yerde yürürken bir kavşaktan dönüverince aniden kokusunu alırsın ya denizin bazen. İşte bazı akşamlar öyle yoğunlaşır iner aşağıya.

Öyle huzurlu bir aksamdı ki kimseyle muhabbet etmek istemedim. Kulağımda güzel bir müzikle oturdum kenarda. Denizi yaran geminin pruvasından sıçrayan balıkları seyrettim şıpır şıpır kaçıştılar, ellerim pul pul oldu. Hiç eve giresim yok. Ağır ağır adımladım sokakları.Tek tek gözledim tüm kuşları, kedileri ve tembel, uyuklayan köpekleri. Annesinin elinden tutmuş küçük bir kız çocuğu kalbimi çaldı. Önce sakar adımlarına vuruldum sonra içi gülen gözlerine.

Hayal kuruyorum öte yandan. Dışarı çıkmalı bu akşam yürümeli doyasıya, kulağımda müzikle adımlamalıyım sahili. Terler damlayıp yüzüme akmalı. Tuzunu hissetmeliyim bedenimin. Sonra yorulduğum yerde kalıp ince bellide bir çay yuvarlamalı. Hiç bir şeyin önemi yokmuş gibi ondan daha önemli; Koklamalı, dinlemeli, hissetmeli ve ağır ağır yudumlamalıyım. Çın çın ötmeli kaşık ince cama vurdukça. Tadını çıkarmalıyım baharın ve getirdiği mutluluğun. Evet mutluluğun. Melankoliyi ne kadar sevsem de mutluluk da o kadar şaşırtıyor heyecanlandırıyor beni. Belki güzel bir filme gitmeliyim. Bir aşk filmi olmalı ağlatan gülen ama sonu mutlaka mutlu biten. Gözüm filme karnım patlamış mısıra doymuş çıkmalıyım sinemadan. Yorgun atmalıyım kendimi yatağa dudaklarımda eski bir aşk şarkısıyla.

Ertesi sabah gri bir gökyüzü karşılıyor çalışanları. Hava kapalı ve kurşun gibi ağır şairin dediği gibi. Dalgalanmıyor bile su. Geminin kuyruğundaki beyaz köpükler bile sinmiş bu havada. Ama renkler öyle güzel ki, tam fotoğraflık. Bu havada resimler ne güzel çıkar. Ah, işe gitmek olmasa da turlasam sevdiğim şehirde.

Sabah erken kalkmalı telaş başlamadan caddelerde ve denizde. Seyretsem huzurlu yeni uyunmakta olan şehri. Herkes işine yollandıktan sonra geç bir kahvaltının ardından kendimi yatağa atıp gözlerimden uykunun, beynimden rüyalarımın eksikliğini silsem.

Belki yanımda neşeli bir köpek olsa daha mı tatlı olur hayatın tadı. Sevdiğim insanlar ölmemiş de yaşıyor gibi hissedersem daha güvenli olur muyum hırsız gibi hissettiğim yıllara karşı. Ne çabuk akıp gidiyorlar.

Aynalarda eskimiş, bu yüz benim değil. Ben hala dipdiri ve canlıyım yapmak istediğim öyle çok şey, gitmek istediğim öyle çok yer ve yazmak istediğim öyle çok şey var ki. Kitabımı bitirmeliyim. Kimse okumayacak olsa da bitirmeliyim. Kendim için. Hep sabırsız ve tez canlı oldum hayatta. Yazdığım yazıları bile ikinci kez kontrol edemedim. Bir an önce bitsin olsun hadi çabucak diyerek. Acaba yıllarda o yüzden hızlı mı akıyor su gibi.

Gemi ağır ağır yol alırken gri denizde, göçmen kuşlar geçiyor önünden dalga dalga. Uzaklaştıkça bir v sekli alıyorlar ve gözden kayboluyorlar Çatalkaya’nın ardında.

Guzel bir gün daha beni bekliyor. İş yerinde teneke kutu ya da kavanoz kapağı hesaplayacak olsam da güzel bir gün. Çünkü hayat her şeye rağmen yaşamaya değer. Yaptıklarımı gene yapardım yeniden doğsam. Ama tembellik hakkımı kullanırdım farklı olarak. Öyle bol vaktim olurdu ki bütün yapmak istediklerimi hayata dair aşkla yapardım. Aşkla yaşar ve aşkla ölürdüm. Daha çok hayvan besler kedisiz köpeksiz kalmaz ve bir sürü çocuk doğururdum. Acele etmezdim hep yavaş yürürdüm kaçırmamak için hiçbir ayrıntısını yaşamın. Böceklerden de daha az nefret etmeye çalışırdım. Gençlikte başarılı olma sevdasını elimin tersiyle ittirir mutluluğu ve özgürlüğü tercih ederdim işimde. Neler yapardım neler; Bu tecrübeyle bu bakış açısıyla yaşama yeniden başlasaydım eğer. Ama biliyorum ki artık yolumun yarısını geçtim hızla gidiyorum ölüme. En azından uzun uzun tadını çıkarmalı yaşlılığın. Uzattıkça uzatmalıyım hikayelerimi. Torunlarıma birbirinden ilginç hikayeler uydurmalıyım örneğin. Hepsini yazmalıyım babaannemin anlattığı ürkütücü gece öykülerinin ve ilk gençlik yıllarına ait anılarının. Unutturmamalıyım ailemin kadınlarını, sihir dolu periler gibi yansıtmalıyım çocukların gözüne. Yıllar sonra ben akıllarına geldiğimde gülümseyerek hatırlasınlar ve bir dudak kıvrılışı, bir göz pırıltısı olayım diye zihinlerinde….


Oylum Özmen

26 Şubat 2008

GAMSIZ KAZ


Hayatta bir şeylere tutunmaya çalışmak mı daha kolay, yoksa savrulan yaprak gibi kendini rüzgara bırakmak mı? İkisi de zor bence. Edindiğin amaç, gözünü diktiğin hedef uğruna yaşananlar ve fedakarlıklar kum saatini daha hızlı akıtmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

Savrulmak kolay gibi gözükse de rüzgarın seni hangi köşeye atacağını önemsememek daldaki yaprağa özenmemek için epey bir gönlü geniş olmak gerekiyor ki bana göre zor iş.

İnternet tantralarında olduğu gibi herkesi sev, her günü mutlulukla karşıla, gül kokla ,nergis topla kolay değil. Hatta diyorum ki yok öyle bir şey. Hayat senin burnuna her sabah gül kokusu getirip yollarına menekşe sermiyor ki sevgi böceği gibi mucuk mucuk herkesi öpüp, gülümseyesin. Ahh kelebekler papatyalar çok hoş lafı çok boş.

İnsanoğlunun duygularını pozitif tutması her gün için mümkün mü? Depresyonu bizler keşfetmedik ki? Gençken çok yüzeysel sıkıntılar bile seni üzerken, olgunlaştıkça günlük hayatın sıradanlığı, politikalar, 3.sayfa haberleri, büroda olanlar biraz daha törpülediği yetmezmiş gibi ömrü dar gelen pantolonlar beğendiğin çizmenin fiyatı göz altındaki kırışıklar ve her gün keşfedilen mucize kremlerden hangisini seçmen gerektiğini bilememen tuz biber ekmiyor mu acı sosun üzerine.

Yaşlandıkça sabrın artıyor ve (ben hala 15 dakikada yazdığım yazıyı iki defa kontrol etme sabrını gösterememişken ) tecrübende artıyor ama bu sefer bedenin ve ortam izin vermiyor sana. Çalışmadan geçireceğin birkaç yılı da tansiyon, şeker,kalple uğraşarak geçiriyorsun.Gençken kilo almamak için yemezken yaşlandıkça sağlık nedenleriyle yiyemiyorsun gene aynı kapıya çıkıyor yol : “can sıkıntısına”

Eeee ne yapmalı o zaman. Hiç bir şey. CEHALET ERDEM’ dir. Gamsız kaz olmak da sağlığa çok faydalıdır. İnsanları dinleme, dinler gibi yap. Kafanı takma. Haberleri izleme. Örgünü ör, Lost dizisinin yeni sezonu için heyecanlan akşam çayını demleyip Hatırla Sevgili’ yi izlemek sana yetsin. Fazla kurcalama orayı burayı şu dedi bu koduyu. Eğer gamsız kaz lafının hakkını verirsen eminim ki herkesten daha rahat uyku çekilip daha güzel renkli rüyalar görmek mümkün. Göreceksin ki bu dünyada senden mutlusu yok.

Şu bir gerçek ki arkadaş biz önemliyiz. Tekiz. Bu dünyada senden de benden de bir tane daha yok. Ama yapabilene aşk , becerebilene helal olsun. Alkışlar sizler için geliyor. Şap şap şap.

Neyse fazla uzatmayalım. Bu haftaki tarifimiz aşağıda herkese afiyetler olsun.

Oylum Özmen

14 Şubat 2008

BE MY VALENTİNE


Aman da neler olmuş neler sonunda sevgililer günü gelmiş. Ben bu sene tembel işi gidip hazırdan alınmış sevgililer günü hediyesi istemiyorum. Yüzyıllardır Hıristiyan aleminde olduğu şekilde sevgili eş, müstakbel eş yada sevgili ama er kişi hanımına şiirler yazmalı romantik notlar yollamalı. Belki kalbiyle birlikte bir parçada çikolata ve çiçek hediye etmeli. Evet sevgiliyi beslemek taa ilkel zamanlarımıza dayansa da genelde hatunları çikolata ve şeker mest eder.Konuyu dağıtarak kökenine inmek istemiyorum. O başka bir yazı konusu olsun.

İyi de ne demek “be my valentine” nedir sevgililer günü lafları. Ben 1980 sonrası şu Amerikan hayranlığımızın tavana vurduğu yıllarda tanıştım onunla. Hikayesinin beni çok etkilemesinin yanı sıra eğer acımasız kapitalizmin kölesi olmayıp yaratıcı olabiliyor ve insanları mutlu edebiliyorsak neden olmasın…Dibine kadar kutlayın derim.Sevmek sevilmek kadar güzel aşk kadar masum ve yaratıcı bir duygu var mı şu dünya üzerinde."Yaşasın aşk" hatta abartayım "savaşma seviş".
Evet gelelim sevgililer günü ya da Aziz Valentine gününün hikayesine. Konuyla ilgili bir çok tevatür var. Bunları sırasıyla anlatmaya başlayayım.İlki şu: İmparator Cladius bekar erkeklerin evli ve çocuklu erkeklerden daha iyi askerlik yapacağına karar vererek askerlerin ve doğal olarak genç erkeklerin evlenmesini yasaklar. Ancak, Valentine bu kararın acımasızca ve haksız olduğunu düşünerek sevenleri evlendirmeye devam eder. Tabii bunun öğrenen İmparator rahibimizi ölüm cezasına çarptırır.

İkinci hikaye ise daha romantik ve ortaçağın havasına uygun olarak da daha iç karartıcı. Valentine kutlamalarda adı geçen kişinin kendisidir. Suçludur ve hapise atılır.Bu arada gardiyanın güzel kızına aşık olur. Ölümünden önce genç kıza “senin Valentin’in” imzalı notu gönderir. Bir tevatüre göre delikanlı bundan sonra idam edilir diğerinde ise hastalıktan ölür. Ne olursa olsun Fransa ve İngiltere de en çok sevilen hikaye budur. “Be my Valentine” sözcüğünün esin kaynağı da bu hikayedir.

Gelelim gerçeklere. Sevgililer günü esasen antik Roma da tanrı Faunus’a adanarak 15 Şubat tarihinde kutlamaları yapılan Lupercalia gününe dayanmaktadır. Günün esin kaynağı Romanın kurucuları olan Romulus ve Remus kardeşlerin Lupa isimli dişi kurt tarafından beslenmelerini ve korunarak bakılmaları kültüne dayanır.Rahipler bugünü verimliliğin ve üremenin ve arınmanın günü olarak kabul ederlerdi.Üreme için tanrılara keçi arınma içinde bir köpek kurban edilirdi.Roma kentinin delikanlıları incecik şeritler halinde kesilmiş keçi etini alırlar ve şehrin sokaklarında ve tarlalarında bağırarak gürültüyle koştururlarken rastladıkları genç kız ve kadınlara bu şeritlerle hafifçe vururlardı.Çok barbarca görünmesine rağmen kadınlar bugün için yollarını değiştirir ve işlerini ona göre ayarlarlardı.Böylece bu hafif dokunuşa nail olan bayanlar kısırlıklarının önlendiğini ve bu sene içinde sağlıkla doğum yapabilmek için kutsandıklarını düşünürlerdi. Daha sonraki gün tüm bekar genç kızların isimleri kilden bir tablete yazılarak bir testinin içine doldurulurdu. Şehirden seçilmiş bekar ve genç bir delikanlı bu testi içinde çıkacak genç kızla yılın çifti kabul edilerek kutsanır ve bir yıl boyunca birlikte olmalarına hoş görüyle bakılırdı. Bu birliktelik zaten evlilikle tamamlanmış olurdu. Ayrıca 15 şubat öncesi kadınlar evlerini temizler ve arınma için köşelere tuz serper bereket içinde kapı önlerine buğday demetleri asarlardı.Bugün hala Batı Anadoluda bazı evlerde kapılarda veya giriş duvarlarında asılı buğday demetlerini görebilirsiniz.

Bir diğer anlatılan kutlama şekli ise ise yeni Antik Roma da soylu ve öğrenci delikanlılar öğretmenleri ile birlikte sokaklarda çırılçıplak gürültü yaparak koşturarak rastladıkla ellerindeki ince tüylü deri sicimlerle vurduklarına dair.

Ama elbette bu tür bir kutlama Hıristiyanlık için uygun olamazdı. Üstelik kura ile yapılan zoraki bir evlilik ise asla kabul edilemezdi. Bu nedenle İ.S.498 yılında Papa Gelasius bu günü aforoz etti. Ama 14 şubat yüzyıllardır hala yılın en romantik günü olarak kutlanmaya devam etti.İnsanlarda bugün için çeşit çeşit hikayeler uydurdu. Neymiş zorbalık hafızaları silmeye yetmiyormuş.

Hikayesi günün kısaca böyle. Geleneksel olarak sevdiğiniz size hediye aldı güzel şiirler yazdı sizde ona pasta ve yemek ikram edip belki sıcak bir öpücük verdiyseniz her şey yolunda da, bu hayat şartlarında yada çeşitli bahanelerle bu günü unutanlara ne ikram edilecek. “ASIK SURAT ÇORBASI”. Asık surat çorbası bir kase dolusu çeşme suyudur ve unutkan sevgiliye ikram edilir.Asık ve mutsuz bir yüzle birlikte tabi.:)



Sevgililer gününüz kutlu olsun..Ama sizi hatırlayan sevgiliye de aşağıdaki kolay pastamızı da yapın.

Oylum Özmen
Fotolar

31 Ocak 2008

BEN BİR KURDUM

Evet yanlış okumadınız ben bir kurdum. Ben bir kitap kurduyum. Öyle böyle değil. Sadece işime yarayacak kitapları seçip onları okumam. Roman, araştırma, öykü, biyografi ilgimi çeken ne olursa dalarım cumburlop kitabın içine ki daha benim kadar çok kitap okuyan kişi olarak annem ve babamdan sonra sevgili can dostum Yosun’u gördüm. Hayır efendim sinirlenmeyin. Eski dostlarımın bağırsaklarının dönüşünü ve neler okuduklarını biliyorum. Çoğu iyi kitap okur, ama hiç biri kitap kurdu değildir. Alınmak falan yok. Kitap okumak iptiladır müptelalara selam. İşte o kadar. Hayır duydum seni ben üniversite kitap okurken senin dediklerini hatırlıyorum. Hehehehehe ne kadar burunları büyük olsa da bana bulaşamazlar. Ağızlarının payını alacaklarını iyi bilirler.

************************************************************************************
Elbette bu alışkanlığı kazanmama en çok ebeveynlerim yardımcı oldu. Benimkiler gibi bir anne babanız varsa ve çarşıda yapılan en tatlı alışverişi kitapçıları dolaşmak olarak görüyorlarsa , hafta sonları elleri kitap paketleri dolu o mis gibi yeni kitap kokusu ile dönüyorlarsa eve benimki gibi bir bağımlılığınızın olması çok zor değil.

************************************************************************************
Ama itiraf ediyorum arkadaşlar ilkokulda okumayı en son söken çocuk bendim. Çooook tembeldim ben. Sınıfta okumayı beceremeyince utancımdan ne yapacağı şaşırıp, anneannemin kucağında otobüs ile yol alırken yoldaki tabelaları bile okudum. Gazetelerdeki her yazıyı okudum. Okumayı böyle söktüm. Ne bulduysam okumaya çalışarak.Amma ve lakin bizimkilerin bir alışkanlığı daha var ki onu da büyük bir şekilde devralmış bulunuyorum. Ben çizgi romanlara bayılırım. Hiç acımam çizgi romana verdiğim paraya. Hatta özel olarak zevklendiğim zamanlar okuma planı yaparım. Mümkünse evde yalnız olmayı tercih ederim. Tertemiz mis gibi kokan çarşaflara temiz geceliğimle uzanır mevsimine göre yanıma kocaman bir kase can erik veya mis kokulu Amasya elmalarını zulalayıp resimli roman okuma ayinine katılırım. Sevdiğim kitabı birkaç defa okumaktan sıkılmadığım gibi resimli romanları da defalarca okur kutsal kitap gibi hatmederim.
************************************************************************************
Evettt neler okurum ben. Herkesin bildiği ve kısmen okuduğunu düşündüğüm Asterix, Red Kit, Tenten, Spiru ve Fantasio yu çok da çok sevmeme rağmen pas geçiyorum. En kaba akıllı çizgi roman düşmanları bile onları kült olarak görüp sınıflandırma dışına koyarlar zaten. Ben, siyah beyaz gerçek çizgi romanlardan bahsediyorum…

************************************************************************************
Nedir bunlar???? İşte buyurun aşağıdakiler:



KIZILMASKE




Ormanda on kaplan gücündedir. Vurduğu yerden şimşek çakar hemde kuru kafa şeklinde yüzüğünün izi kalır. Aynı zamanda kuru kafa şeklinde bir mağarada yaşayan bu zat. ne içer ne yer bilmem ama gizli bir sahilde etle tanıştırılmamış nefesi çilek kokan kaplanlarla yüzmeye gider. Hep kırmızı bir kostüm giyer. Sonlara doğru ikiz çocukları olup evlenen barklanan kahramanlardandır. Babam tanıştırmış olup ilkokul birinci sınıfta okumayı sökmememin gerçek yardımcılarından biridir. Her Cuma gününü iple çeker 25 kuruşa aldığım fasikülleri zevkle, özenle biriktirirdim. Sonraki yıllarda yüzüne bakmadım ama vefalıyımdır ben Ölümsüz Ruh Fantom’u hiç unutmadım.


KORKU ve VAMPİRELLA




Ne güzel, ne muhteşem dergilerdi onlar. Annem biriktirirdi. Resimlerinin güzelliğinin yanı sıra fantezi dolu öyküleri vampirler, kurt adamlar ve zombinin korkunç ve üzücü öyküsü daha neler neler. Bir arkadaşıma verdikten sonra asla geriye gelmedi. Şimdi eski kitapçılardan fahiş fiyattan bulmaya çalışıyorum ki bizde tüm sayıları vardı.Bence yayımlanmış en iyi çizgi romanlardandır.Birden fazla öykü yazarı ve çizeri vardı. Hepsi de çok başarılıydı.



MİSTER NO



Amazon ormanlarının yakışıklı pilotu. Uçağını turistlere kiralayarak ve geziler düzenleyerek hayatını kazansa da birbirinden ilginç maceralar yaşamaktan da geri kalmaz. Hala daha alır okurum. 2, dünya savaşı gazisi beyimiz evlenmek istediği kız öldükten sonra hayatında kalıcı bir bayan olmayan şakakları beyazlamış yakışıklı bir şahsiyettir. Amerika’lıdır ama SS adında ikinci dünya savaşı eskisi bir Alman arkadaşı vardır. Bizimkilerden sanırım babamın tercihiydi. Martin Mystere maceralarından birinde Amazonlara gidiyor ve eski dostumuzun uçağıyla yolculuk yapıyordu. Böylece Bonelli comics sayesinde eski dostumuzun 50-60 yaşlarındaki haliyle tanışma imkanıda bulduk.


ZAGOR







İşte bir klasik daha.Zagor Tenay. Darkwood un efendisi ve Kızılderililerin dostu olan baltalı ilah bataklık gibi bir yerde kapısız bir külübede yaşardı. Yoldaşı ise gerçek ismi upuzun olan ama kısaca Çiko diye çağrılan tombiş boğazına düşkün meksikalıydı. Ama çok fantastik maceraları vardır.Vampirler,uzaylılar,maitre carrefour’la karşılaşmalar, Edgar Alan Poe ile macera yaşamalar falan. Gambit adında kumarbaz bir sevgilisi vardı. Ahhyaakkkk diye acayip bir çığlık atar yürümektense ağaçların arasında hoplaya zıplaya yol almayı tercih eder, tabanca yerine taş bir balta kullanırdı. O taş baltayla vurunca sanki insanların kafası parçalanmıyordu. Bu da annemin sevdiklerindendi.

MANDRAKE



Sihirbaz olan Mandrake kötü kardeşi Derek ve sekiz çetesi ile uğraşır ,Xanadu adında acayip ve ulaşılması zor bir yerde yaşar ,devamlı silindir şapka, smokin ve pelerinle gezerdi. Yanında Abdullah adında izbandut gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte kaplan postu giyen çıplak ayaklı bir zenci vardı. Sevgilisinin adı Narda idi ve bir macerasında galaksiler arası yapılan bir güzellik yarışmasında evrenin güzellik kraliçesi seçilmişti.(breh breh) . Eliyle bir işret yapar milleti anında hipnotize ederdi. Çocukken okuyup sonradan yüzüne bakmadıklarımdan.


GORDON






Hayal meyal hatırladıklarımdan sarışın uzay adamı.Uzayda Ming le falan dövüşürdü.Sanırım çocukken yayınlanması bittiğinden hep eski fasiküllerini okumuşumdur.


CONAN



Bu testeron deposu iri yarı kimmeryalı barbarı sadece maço ve yeni ergen sivilceli oğlanlar okumuyordu. Bende okudum. Her ne kadar arka sayfadaki hayranlarını görünce gülsemde vazgeçmedim. Kimmeryalı kahramanımız her biri birbirinden fantastik maceradan maceraya koşup bal arısı gibi çiçekten çiçeğe konup sonunda kral olmuş ve Zenobia ile evlenmiştir. Her baba gibi çocukları ile sıkıntıları vardır. Ne işe yaradığı belli olmayan Crom adında kendi başının çaresine bakmayı bilenlerin tanrısına tapar.


KEN PARKER (yada nam-ı diğer Alaska)



İlk sayısından itibaren biriktirdiklerimden. Sıradan bir kahramandır Ken Parker. Çok eski bir tüfek kullanan bir avcı. Dayak yer, tuvalete gider. Her bölümü güzel senaryolanmış bir film gibidir. Sıradan ama ahlaki duyguları üstün dürüst bir adamdır. Robert Redford a benzer bu arada.Her şeyi ile normaldir. Ne çok çapkın ne de rahiptir. Kızılderili karısı bir saldırıda ölünce oğlunu Washington da bir arkadaşının yanına bırakıp kendini maceralara salmıştır. Hala yayımlanıyor. Nefistir.

DAMPYR




Yeni nesil çizgi romanlardan. Çok hoşuma gidiyor. Üstelik baş kahramanı Ralph Fiennes’e benziyor. Bir vampirle bir kadının çocuğu. Kanı vampirler için bir zehir.Hayatını gecenin efendilerini avlamakla geçiriyor.Zor yaşlanıyor çabuk iyileşiyor ve vampirlerin o müthiş cazibesini taşıdığından genç kızlar ona bayılıyor.Onunda kadınlara zaafı var zaten.İki dişi gecenin efendisinin yaşamasına izin verdi. Okuması çok eğlenceli. Sanırım Orta Avrupalı. Bosna taraflarında tanıştığı eski bir asker ve vampir bayanla arkadaşlık yaparak maceralar yaşar. Genelde Avrupa da geçiyor öyküleri. Yerel folklorik öyküleri senaryolaştırıp çizgi severlere sunuyorlar.

ATLANTİS (MARTİN MYSTERE)



Bu da ilk çıktığı andan itibaren biriktirdiklerimdendir. X bilinmeyen vari maceralar yaşayan sarışın Amerikalı. Sevgilisi Diana ve arkadaşı Neanderthal adamı Java’dır. Jojo isimli çocuk kanalında gençlik yıllarını anlatan çizgi filmi bile var.


DYLAN DOG



Bu da fantastik çizgi romanlardan.Martin Mystere ile birkaç tane macerası bile var.Canavarlar hayaletler le falan uğraşıyor ama dostumuz İngiliz.Max Groucho ya benzeyen buz gibi espiriler yapan bir yardımcısı var.Arada sırada kapı açmaktan ve dostumuza tabanca fırlatmaktan başka bir işe yaradığını görmedim.Bir de sevgili genç ve yakışıklı kabuslar dedektifimizin müşterilerini soğuk espirileri ile sersemletip şaşkınlaşmalarına yol açıyor.

DEDEKTİF JULİA




Polisiye severlerin mutlaka okuması gerekiyor. Ayni zamanda üniversitede kriminoloji dersi veren ve polise bu arada yardımcı olan güzelimiz narin ama bir o kadar da sert. Güzel bir iran kedisi , devamlı bozulan antika bir bentley'i, azıcık deli , çok konuşan bir yardımcısı vardır. Artık bulamıyorum ama çok sevdiklerimdendir.
*************************************************************************************

Yanii arkadaşlar kurtulmak istediğiniz kalabalık yapan çizgi romanlarınızı bana doğru yollarsanız çok sevinirim efendim.


Bugünlük bu kadar sevgiler saygılar.


Oylum Özmen

19 Haziran 2007

UMUTSUZLUK


Upuzun bir yola çıktım. Yanımda endişelerim ve büyük yalnızlığım. Sırtımda epey yük, silkeleyip atamadığım ruhum. Satamadığım ve yarandıramadığım bir çare. Şimdi satılık asi ruhum, endişelerim ve yalnızlığım birer gölge ardımda.

Yağmur ha yağdı ha yağacak, öyle koyu gri gökyüzü. Yoksa Güneş battı da ben mi anlamadım. Birazdan bu yolda yalnız yürüyenlerin ayak izlerine dolacak yağmur. Her basışımda sıçrayacak ayak bileklerime. Ağırlaştıkça ağırlaşacak bedenim. Bu tozlu, ıssız yolun neresine düşecek kim bilir?


Oylum

15 Haziran 2007

Ölüm




Ölümü gördüm feri gitmiş, umudu tükenmiş yeşil gözlerinde. Elimi tuttu sıkıca. Hatırladı beni:

”Allah razı olsun senden yavrum. Çok vefalı çıktın sen.”

Bende seni unutmayacağım.

Yalnızlık ne zor. Hem yalnız hem de yaşlı olmak daha da zor. Bakanın gelip gidenin de olsa. Zaten hepimiz yalnız değil miyiz?

Gençlik fotoğrafına takıldı gözlerim sonra. Çatlak duvarda açılan zaman tünelinin uzaktan seyredilen soluk silüeti gibi titreşti bir an. “Ben de aşık oldum. Sevildim de üstelik. Kahkahalar attım. Çocuklarımı emzirdim şimdi pörsümüş olan göğüslerimde- ve bir erkeğin şehvetli dokunuşlarını tattım. Ben de gençtim tıpkı senin gibi” dedi gözlerimin içine bakarak ve acılı çığlıklar attı.

Bu kadar zor ve uzun olmak zorunda mı ölüm?

Tırpanı ile bir ayağından çekiştirirken Azrail tırnaklarınla tutunursun hayata. İçlerinde et ve deri parçaları. Güzel geçmiş uzun bir hayat umurunda değildir o anda. Yalvarırsın:

Bir gün. Bir güncük daha n’olur?
Oylum