22 Şubat 2007

ELF LEYLE VE LEYLE

Bize dönersen, biz de sana döneriz.

Senin için de vefalı deriz.

Bizi bırakıp gidersen

Ödeşmiş olur, bahtımıza küseriz.
Söyletme beni dert küpüyüm.

Şansım yok, zamanım bulut.

Ayrılınca nazlı yarimden,

Kalmadı içimde geleceğe dair bir umut!
Yıllar önce binbir gece masalları uzun bir seri şeklinde ve sansürsüz tam çeviri olarak yayımlanmıştı.İlk beş ciltten sonra içime fenalıklar basmış ve seriyi arada sırada okumak üzere kitaplığa kaldırmıştım.Kaldırış o kaldırış olmuş ve bir daha elime almamıştım. Şimdi tek kitap halinde yayımlanan 1001 Gece Masallarını görünce dayanamayıp aldım.
Ancak denilir ki, bu masalları henüz hiç kimse baştan sona okumamıştır ve baştan sona okuyan kişi ölür... Masalların büyülü dünyasına da böylesi bir rivayet yakışırdı değil mi?
Bu çocukluktan kalma bir alışkanlık olsa gerek. Masal okumaya bayılırım. Belkide o yüzden bilim kurgu ve fantastik yayınları bu kadar çok seviyorum. Küçük çocukluğumda okuduğum masalların tadını beni götürdükleri hayalleri unutmama mümkün değil. Sanırım bu yüzden biraz romantik fazlasıyla hayalci ve hep mucizeler bekleyen ama bazende karanlıktan korkan bir insan oldum.
Ama şimdiki çocuklar masal kahramanının padişahın en güzel ve en akıllı kızıyla evlendiğini bilmiyorlar. Hayallerin ardına takılıp gitmekten yoksunlar. Devlere cadılara inanmıyorlar.Oysa onlar insan kılığında aramızda geziyor.Sadece isimleri değişti. İhmalkar doktor, rüşvetçi memur, vicdansız polis yada katil oldu isimleri. Devlerle birlikte iyi kalpli, dürüst, namuslu insanlara da inanmıyorlar tabii ki. Kahramanlarsa gittikçe azalıyor. Fasulye sırığına tırmanıp devi yenen Küçük John masalını bilmiyorlar. Andersen ve Grimm kardeşler belkide sadece film adı onlar için.
Ne kadar acı minik yürekleri böylesine kurak bırakmak.
Ayrıca masallar ve kahramanları bir çok kitaba, filme ve kahramana da esin kaynağı olabiliyor. Masal kitaplarının edebiyattan zevk alan ve takip edenlerin kitaplığında mutlaka bulunması gerekir.
Neyse gelelim kitabımıza. Masallar aynı elbette. Birbirinden ilginç ve güzel isimleri olan insanların inanılmaz öyküleri. İçiçe geçmiş arka arkaya sıralanıyor. Ancak daha kısa ve erotizm nerdeyse yok. Oysa erotizmin piri olan arapların 1001 gece masallarını böyle okumamıştım ilkinde. Özellikle binbir gece denmesinin nedeni bana oldukça anlamlıda gelmiştir. Hatta küçük çocuklara okutulmaması gerektiğini büyüklere özgü olduğunu da düşünmüştüm. Ama bu kitap öyle değil.
1001 Gece Masallarının özünden bahsetmeme Şehriyar, Şahzaman, Şehrazad ve Dünyazad ın öykülerini anlatmama gerek yok.Herkes biliyor zaten.
Çeviren: Ahmet Said
Yayın Yılı: 2007
813 sayfa
Nergiz yayınlarından çıkmış.
Kitapla daha ayrıntılı bilgi almak için aşağıdaki linke tıklayın.

21 Şubat 2007

Pİ'NİN YAŞAMI

Uzun zaman önce alıp sıraya koyduğum üzerine kitaplar eklendikçe sırası ötelenen ve bir türlü okuyamadığım kitaplardan biri. Bir solukta okudum. Güzel bir kurgu hikaye. Gerçek dışı ve alegorik. Kitabın yazarı Yann Martel.
Konusu ise özetle şöyle : 16 yaşında ki Piscine Molitor Patel, herkesin bildiği adıyla Pi, ailesi ile birlikte Hindistan’dan Kanada’ ya göç ederken yolculuk ettikleri gemi batar. Tüm ailesi ve gemi personeli ölür. Pasifik Okyanusunun masmavi sularının üzerinde tek bir filika yüzmektedir. İçinde de yalnızca beş kazazede: Pi, bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, dişi bir orangutan ve bir yanlışlık sonucu adı Richard Parker olarak kalan üç yüz kiloluk erkek bir Bengal kaplanı. Pi biraz zekası biraz şansı ve aslında Richard Parker ında yardımıyla sırtlanın besin zinciri sıralamasında yer almaktan kurtulur. Ama şimdi bu korkunç yırtıcıyla başbaşadır. Üstelik yolculuğu aylarca sürecektir. Açlık susuzluk ve korkuyla dolu günler. Hayal ve gerçeğin karıştığı küçük bir çocuğun inanılmaz öyküsü bu.
Böylesi tehlikeli bir kaplanla, okyanusun ortasındaki küçücük bir filikada kıstırılmış bir çocuğun konu alındığı bir öykünün sizi hayal alemine sürükleyeceğini, daha kitaba başlamadan bilirsiniz. Yann Martel’in ‘Pi’nin Yaşamı’ 2002 booker ödülü almasının yanı sıra dönüşümsel bir roman.

16 Şubat 2007

KANDIRILDIM


Minik bacaklarının üzerinde topu topu ayakkabım kadar olan şirin bir yaratıktı ilk gördüğümde.Gel pisi pisi diye çağırdım ve birazcık okşadım. Gerçekten kucağıma falan almadan sadece iki kere elimle başını hafifçe vurarak sevdim ve “merhaba güzel kedicik nasılsın” deme gafletinde bulundum. Üstelik elimde eldivenlerim vardı. Fiziksel olarak temasımız olmadı bile . Hepsi bu kadar. Gayet masum art niyetsiz bir temastı bu.Alt tarafı merhabalaştık.

Ama her şeyin burada biteceğini ve olayın kapanacağını sanmak ne büyük bir yanılgı ve ne saflıkmış.

Peşime takıldı. Köşe başında ki seri sonu mağazasının dışarıya yığdığı ürünleri karıştırırken ayaklarımın arasında varla yok arasındaki bir sesle miyavlıyor. Miyavladığını ağzının açılıp kapanmasından anlıyorum. Azıcık sert sesle ;

“Hadi git anneciğine kedicik, seni merak eder. Üstelik öyle masum ve zavallı havalarını yemezler.Her güzel olan yavru kediye zayıflık gösterseydim evde bana yer kalmazdı” diyorum.

Hayır kesinlikle umrunda değil.Beni gözüne kestirdi sanırım ama havasını alacak diye gülüyorum kendi kendime..

Ürünlere bakmaktan vaz geçiyorum köşeyi dönerek yürümeye devam ediyorum ama arkamda, takip ediyor, farkındayım ancak, anlamamazlığa geliyorum. Fakat, karşıdan karşıya geçerken genede gözümün ucuyla bakıyorum yavruya. Sağ salim karşı kaldırıma ulaştı. Zaten ne olacak ki; sadece bir ara sokak burası bir şey olmaz ama gene de kendimi sorumlu hissediyorum. Şu meşhur annelik iç güdüsünden işte.

Hey dur bakalım hatun sadece okşadın. Kendine gel. Annelik güdüsüymüş. Evdeki iki ayaklı kanguruya annelik yapman gerekiyor senin bir tüylü surata değil. Üstelik bir sokak kedisini eve kabul edecek kadar bol zamanlı bir kadın değilsin. Malesef öyle bir lüksün yok. Ayrıca sağlık ve hijyen denen bir şey var. Ek olarak koltuk kenarlarında tırnak bilemeler bilmem kaç milyonluk mamalar, veterinerler, aşılar. Yok kusura bakma tatlım , uzun iş sıkıntıya gelemem. Zaten ben bir köpek almak istiyorum. Çok kedi baktım bir tane de köpeğim olsun diyorum. Beagle cinsi. Adına bile karar verdim.

Bakkala uğrayıp ekmeğimi alıyorum ve kesinlikle sağıma soluma bakmadan emin adımlarla yollanıyorum. Apartman kapısını açmadan önce zemindeki bayan kuaförü ile selamlaşıyoruz.Hal hatır sormalardan sonra kaşlarına kaldırarak soruyor :

“kedi mi aldın”

Yutkunuyorum. Bir arkadaşa bir yerde oturmuş gözümün içine bakan bir avuçluk yaratığa bakıyorum -bir kaç kez- ve pes ediyorum :

“aaaa,eeemmmm evet sanırım baksana peşime takıldı”

“ e, hadi hayırlısı olsun”

Evet bıdık için hayırlı olduğu kesin. Şimdi aşıları yapıldı temizlendi paklandı hanım efendi.
Eve geldiğinden beri yaklaşık yarım kilo alarak büyük aşama kaydetmiş ve benim tüm planlarımı bir pençede halletmiş bir kedi olarak akşamları oturduğum koltuğa dikkatle bakarak :

“hey orası benim yerim ya kenara çekil birlikte oturalım yada daha iyisi git başka yer bul”

veya;

“bu akşam ne kadar sıcaksın bebek yanında uyuyabilirim senin, çek bakalım ayağını azıcık arkaya”

diye mırıldanıyor.

Sanırım oyuna getirildim. Üstelik yavru bir kedi tarafından.

OYLUM ÖZMEN

15 Şubat 2007

KARIŞIK OT KAVURMASI






Bu hafta pazar dönüşü pişirilen pancar ve kereviz in yapraklarına gene kıyamadım.Onlar öyle tazecik bana bakarken gene uydurmasyon bir değerlendirme çalışması yaptım ve resimdeki ürün ortaya çıktı. Sarımsaklı yoğurt eşiliğinde veya üzerine yumurta kırılarak değerlendirilebilir. Ama ben bu haldede ılık ılık ekmeğimle sıyırarak yemekten hoşlandım.




  • 1 kg pancarın taze yaprakları ve körpe sapları
  • 1 kg kerevizin taze yaprakları ve körpe sapları
  • 1 adet kuru soğan veya tercihen 2-3 adet taze soğan
  • 1/2 demet maydonoz
  • 2 adet rendelenmiş havuç
  • dilediğiniz kadar zeytinyağı

Zeytinyağında soğan ve havuçları yumuşayıncaya kadar pişdikten sonra lkereviz ve pancarın yapraklarını ilave edip tuzunu ve karabiberini koyun.Pişinceye kadar dibinin tutmaması için arada çok az ılık su ilave edebilirsiniz.

14 Şubat 2007

ALINTI:Sivil İtiraz Adına Suya Atılan Taş

Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Ömrünü okumaya, yazmaya, düşünmeye adamış biri olarak ve bunca yıl savunduğum, arkasında durduğum yaşama ilkelerim gereği, çıkıp bir televizyon programının yasaklanması, kaldırılması talebinde bulunma hakkını kendimde görmüyorum.

Öte yandan ben ve benim gibilerin, yalnızca kendileri için değil, toplumun bütün kesimleri adına savunduğu demokratik hak ve değerlerin, yıllardır yalnızca muhafazakârlar, sağcılar, milliyetçiler lehine nasıl tek taraflı işlediği konusunda da yeterince bilgi, deneyim ve tanıklık sahibiyim. Haklarını savunduğumuz kişilerin, iş, bizim haklarımızı savunmaya gelince nasıl kaçıp saklandığını da biliyorum. Ama demokrasi anlayışımızı, başkalarının bize nasıl davranacağına göre belirlemeyiz. Biz sadece olması gerekeni yaparız.

***
Hakkında yeterince yazılıp çizildiğini düşündüğüm ve şu günlerde yayınına yeniden başlayan "Kurtlar Vadisi" dizisini burada çözümleyecek; yaslandığı karanlık değerleri; yücelttiği silah tapınmacılığını; beslendiği ve beslediği şiddet yanlısı, kıyıcı kültürü eleştirecek; bu ülkenin insanlarına, gençlerine, toplumsal yaşamına verdiği zararları sayıp dökecek değilim. İnsanların ruh ve akıl sağlığıyla en ilgili meslek grubu olan psikiyatrların, durumun vahametine dikkat çekme ihtiyacı duyarak dernekleri aracılığıyla bildiri yayınlamaları bile başlı başına bir alarmdır. Benzerine Türkiye tarihinde kaç kez rastladınız?

Kendilerine ve "niyetlerine" ne ad verirlerse versinler, "Kurtlar Vadisi" ekibinin, apaçık bir biçimde şoven milliyetçilik, ırkçılık yaptığını; hukuk dışılığı savunduğunu; her çeşit çeteleşmeyi, mafyalaşmayı özendirdiğini; benzerine Hitler Almanyası, Mussolini İtalyasında rastlanabilecek bir süreçle kimlik arayışındaki gençlere, şiddet yanlısı rol modelleri önerdiğini düşünüyorum. Herkesi bu konuyla ilgili sayısız gazete, televizyon haberini; yapılan araştırma ve anket sonuçlarını hatırlayarak hafıza tazelemeye çağırıyorum.

Ülkenin her zamankinden daha fazla, ortak uzlaşma zeminine; farklılıklarımızı tanıma ve birlikte yaşama kabulüne; karşılıklı hoşgörü ve anlayışa ihtiyaç duyduğu bu dönemde, kamplaşmaları körükleyerek kandan kâr edenlerin çıkarlarına karşı, toplumsal dayanışmanın, barışın ve hukukun üstünlüğünün gözetilmesi gerektiğine inanıyorum.
***
Peki, bu durumda bizler, yani kandan kına yakmayanlar ne yapmalıyız?

Sivil itiraz haklarının her zamankinden çok daha etkin ve örgütlü biçimde kullanılması gereken bir dönemde olduğumuz kanısındayım. Madem liberal bir ekonomide yaşıyoruz ve madem bu ekonominin kuralları yaşama biçimimizi belirliyor; madem söz konusu olan bir televizyon dizisi ve madem televizyon dizileri varlık nedenlerini "reklamlara" borçlular, bu konudaki en etkin protesto biçiminin, tüketici haklarımızı kullanmak olduğunu düşünüyorum. İster doğrudan böyle diziler çekerek, ister bu dizilerin izlenme oranlarından gelir payı kaparak kandan kâr etmek isteyenlere verilebilecek en etkili yanıtlardan birinin bu olacağını sanıyorum. Bu konuda dikkati ve duyarlığı olan herkesi, "Kurtlar Vadisi" dizisine reklam veren her ürünü, her firmayı, her markayı yaygın ve örgütlü bir biçimde protesto etmeye; imza ve katılımlarla desteklenen etkili bir kampanya oluşturmaya çağırıyorum.

Akıtılan bunca kanı aklayacak deterjanların, katil eli yıkayacak sabunların henüz bulunmadığını unutmayalım. Bu karanlık kâra ortak olmayalım. Sesimizi ve varlığımızı duyurana kadar o marka yağları, yoğurtları, çikolataları, dondurmaları, bisküvileri yemeyelim; o marka sütleri, kolaları, meşrubatları içmeyelim; o marka tencere tavaları, kağıt mendilleri, bebek bezlerini almayalım; o marka çarşaf nevresim takımlarında yatmayalım; o marka mobilyalarda oturmayalım; o telefonlarla konuşmayalım; paralarımızı o bankalardan geri çekelim; bunları yaparken en etkin biçimde herkese duyuralım. Bu kampanyanın başarılı olmasını, birkaç kişinin kişisel ahlakına, vicdanına bırakmayalım; takipçisi olalım, sivil itiraz grupları oluşturarak gelişmelerden sürekli herkesi haberdar edelim. Sevenleri, hayranları, okurları, seyircileri, dinleyicileri olan topluma mal olmuş, tanınmış kişileri, bu kampanyaya destek olmaya ve destek olduklarını duyurmaya çalışalım.


***
Elbette yalnızca tüketicilere yönelik bir sesleniş değil bu. Türkiye'nin daha demokratik, daha özgürlükçü, daha çağdaş, daha uygar olması amacı ve niyetini taşıyan bütün şirketler, kurumlar, kuruluşların sahip ve yetkililerini, "reklam pastası payını" insan kanıyla karmamaya çağırıyorum. Türkiye'yi hukuksuzluğun, çetelerin, mafyaların, karanlık güçlerin ve emellerin yönettiği bir ülke olmasını haklı göstermeyi; başkasının ölüsünden, kanından, servet, itibar, fedai, çete sahibi olmayı özendirmeyi istemeyen bütün iş adamlarının, reklam veren, reklam yapan dernek ve kuruluş yöneticilerinin aklına, vicdanına, sağduyusuna seslenmek istiyorum.


Yalnızca bir televizyon dizisinden değil, bir başlangıçtan söz ediyorum. Kardeşlerimiz katillerimiz olsun istemiyoruz artık. Komşularımız düşmanlarımız olmasın. Bu şiddet kültürünün aşılması için daha kaç gencin potansiyel katil ya da kurban olması gerekiyor?


Haraca, gaspa emanet edilmiş sokak aralarında, banliyö trenlerinde, varoş semtlerde, lise önlerinde, havaya kurşun sıkılan düğünlerde, töresinin hukukuna kadın kanı akıtan aile mahkemelerinde, bıçak çekilen tribünlerde, karanlık pazarlıkların döndüğü han köşelerinde, sigara dumanına boğulmuş internet kafelerde çekilen her bıçağın, namluya sürülecek her kurşunun "küçük ya da büyük hisseli uzak ortağı" olmayalım.


Elbette bu çeşit dizileri yapan kişi ve kuruluşlar, daha fazla kâr etmek, daha fazla para, güç, itibar ve fedai kazanmak isteyebilirler, ama sizler daha fazla ölü, daha fazla kan, daha fazla tabut istemiyorsanız, bunu bize söylemenizi istiyorum.


Benim şu yaptığım, sivil itiraz adına suya atılan bir taş yalnızca. Umarım sudaki halkalar gibi yayılıp genişler, bize yalnız olmadığımızı, birbirimize yaslandığımızda milyonlar ettiğimizi öğretir.


Biz hiçbir kanala reklam veremeyenler, bir zamanlar "Edirne'den Ardahan'a" diye tanımlanan üzerinde yaşadığımız toprakların haritasının, bundan böyle "Susurluk'tan Şemdinli'ye" diye adlandırılmasını istemiyorsak, verilmiş reklamları adreslerine iade edelim.

MURATHAN MUNGAN