Stephen King’in oğlu jOE HİLL tarafından yazılmış korku romanı.
Garip şeyler koleksiyoncusu internetten bir gün bir hayalet satın alır.İnanmamaktadır ve dalga olsun diye almıştır.Ama hayalet gerçekten vardır ve pek de iyi niyetli olduğu söylenemez.
Gene tatilde okuyabileceğiniz okuması kolay bir market kitabı. Stephen King ve bu türün hayranlarını tatmin edecektir.
İnkılap yayınlarından çıkan bir Robin Cook kitabı. Tıbbi gerilim ustası gene maceralarını hastanede devam ettiriyor.Ameliyatları çok iyi geçmiş olmasına rağmen rahatsızlıkları basit de olsa birkaç gün içinde hastalar ölmektedir ve otopsilerinde hiçbir neden bulunamamaktadır. Suçlu kimdir. Doktorlar mı?
Otopsi uzmanlarının dikkatini çeker bu olay ve üstüne giderler.Hem ilişkileri çıkmazdadır hem de olayı çözmekte ve ölümlerin nedenini anlamakta zorlanmaktadırlar.
Tatilde ya da yolda okunacak kolay bir tatil kitabı. Bu da bir market kitabı . Oku ve kaldır.
İngilizce adı : We Don’t Live Here Anymore Yönetmen :John Curan Öykü :Andre Dubus Senaryo :Larry Gross Türü :Dram Oyuncular : Mark Ruffalo - Jack Linden Laura Dern - Terry Linden Peter Krause - Hank Evans Naomi Watts - Edith Evans
Andre Dubus’un yazdığı “we don’t live here anymore” ve “Adultery” isimli öykülerinden uyarlanarak zekice senaryolanmış bir film. Yeni bir film değil ve kendimi ayıplıyorum bu müthiş filmi daha önce keşfetmemiş olmakla .Kesinlikle tavsiye ediyorum.Bir kere zamansız bir film.Herhangi bir zamanda ve şehirde yaşanabilir.Ayrıca Amerikan bağımsız sinemasına güzel bir örnek.Eğer sizde bol aksiyonlu ve grafikli ama hep aynı klişeleri kullanan müthiş Amerikalı kahramanlardan sıkıldıysanız gerçek ve sıradan insanların sıra dışı duygularına dair bu filmi izlemelisiniz.
Filmden etkilenmemek olanaksız bu sessiz sakin ama vurucu film aile hayatını röntgenliyor. İnsan yaşamındaki mutsuzluğu ve içsel sorunları evlilikle sahnelemişler. Bu filmi seyrederken mutlaka kendinizden bir parça bulacaksınız.Yüzünüzde buruk bir gülümsemeyle seyredeceksiniz bu hüzünlü filmi. Bunların da ötesinde mutluluk peşinde koşan insanların hüzünlü hikayesi tanık olduğumuz. Özellikle orta yaşa gelmiş, uzun süredir evli, çocuk sahibi, gündelik yaşamın yorucu, bunaltıcı koşuşturmasından yorulmuş insanların hayatına dalıyoruz. Bir gün aynada kendinize bakarken o bıkkın yorgun yüzle karşılaşmak sizi şaşırtacak mı? Geçip giden gençliği ve hayatın tutkusunu nasıl yakalayabilirsiniz?
Evlilik aşk ve sadakat nedir? Neden insanlar evli oldukları halde aşık olurlar veya eşlerini aldatırlar? Yaralarımızı nasıl sararız? Hayat nasıl savurur bizi?
Jack Linden Terry ile evlidir ve çiftin iki küçük çocuğu vardır.Edith ve Hank’in ise biraz daha büyükçe bir kızları. Her iki çiftte birlikte vakit geçirirler film izleyip müzik dinler ve dans ederler. Oldukça yakın bir dostlukları vardır Jack ve Hank birbirlerini öğrencilik yıllarından beri tanıyan çok eski dostlardır.Bir kolejde İngiliz dili ve edebiyatı üzerine ders vermektedirler.Hank bir kitap yazmış ve bunu bastırmaya uğraşmaktadır. Terry ve Edith ise ev hanımıdırlar.
Ancak kocası tarafından önemsenmeyen Edith’e karşı Jack yakıcı bir tutku hissetmektedir.Kendini ayna karşısında uyarmasına rağmen gene de dalar bu ilişkiye.Edith ise kocasını artık eskisi kadar sevmeyen hatta gittikçe daha az hoşlanan bir kadındır.Hank ise serbest aşka inanan , zinayı evliliğin bir parçası olarak gördüğünü söyleyen bir adamdır. Ancak, buna rağmen okulda bir puriten gibi davranmakta öğrencilerinin cinsellik dolu imalarını anlamazdan gelmektedir.
Terry ise bu durumdan başlangıçta şüphelenmekte öte yandan Hank’in ilgisini de hissetmektedir. Aslında Hank biraz sosyopat bir zamparadır.Onun soğuk duruşu ve tepkisizliği yüzünden ne hissettiğini anlayabilmek mümkün değildir.Edith’i en çok yaralayan belki de budur.
Terry ve Jack’in evliliği rutinleşmiştir. Üstelik Edith ve Terry birbirinin tam zıttıdır. Edith düzenli tertipli bir kadın iken Terry oldukça dağınıktır.Bu nedenle Jack tarafından sert şekilde azarlanmaktadır hatta. Jack ise orta yaş krizine hızla dalmakta olan ama bunu reddeden sempatik bir adamdır.Mutsuzluğunu aşkla geçiştirmeye çalışmaktadır.Edith de ihtiyacı olan sevgiyi Jack'te bulacaktır.
Yaşamın çoğu ve en neşeli zamanlar geçmişte kalmıştır. Şimdi kendisiyle yalnızdır Jack. Çaresizdir ürkektir ve korkaktır.Artık ona hiç birşey anlamlı gelmemektedir. Çıkış yolu aramakta hayata tekrar tutkuyla sarılmaya çalışmaktadır. Kendini tekrar genç hissetmek istemektedir.Sorumluluktan uzak istediği gibi davranabilmek hesapsız kendi gibi olabilmek istemektedir. Sığınabileceği tek liman vardır. O çoşkuyu o duyguyu yakalayabileceği liman aşk mıdır?
Sonuçta ilişkileri gittikçe karmaşıklaşmıştır. Ancak durumun farkında olan Terry’dir ve bir gemi kazasından kurtulan denizcinin yakaladığı tahta parçasına sarıldığı gibi evliliğine sarılmakta ve umutsuzca kurtarmaya çalışmaktadır.Hayatının merkezi evliliği ve çocuklarıdır.Başlangıçta kocasının aşkının farkında değildir ama Jack'le olan ilişkilerinin günden güne zayıfladığının ve kopmakta olduğunun farkındadır. Jack sadece evli olduğu ve çocukları olduğu için mi onunla birlikte olmaktadır? Bir yandan Jack tarafından istenmezken öte yandan Hank tarafından arzulanmaktadır.Tereddütünü ve duygusal salınımlarının yanı sıra öte yandan protoginik iç gücünü de hissedersiniz.
Edith ise cilveli, güzel ve eğlenceli bir kadındır.Jack e olan ilgisi sıradan bir cinsellikten ötedir. Jack sadece kaçamak mı yapmaktadır yoksa Edith'e aşık mı olmuştur. Ama aşk fedakarlık ve ödünler vermek demektir.Vereceğiniz ödünler neler olabilir.Keşke çocuklar hiç doğmasaydı diye düşünebilir miyiz? Eğer çocuklar olmasaydı daha özgür olabilir miydik? Eski anıları ve aşık olup evlenmiş olduğunuz kişiyi gerçekten umursamayabilir misiniz?Tekrar hesapsız olabilmek ve sorumsuz , çoşkulu gençliğe dönebilmek mümkün mü?
Hank her şeye rağmen karısını kendince sevmekte aslında Jack’le olan yakınlığını da hissetmektedir ama karısıyla ilgilenen birilerinin olması onu rahatlatmaktadır. Şöyle der Jack’e “Sevildiğini düşünen bir kadınla yaşamak çok daha kolay” Evlilik nasıl ve neden devam eder.Biliyoruz ki evli çiftlerin büyük çoğunluğu birbirlerine karşı büyük bir sevgi hissetmez.Ama evlilik rahat ve huzurludur.Alışkanlıktır arkanı dönüp gitmek çok zordur.Üstelik çocuklar varsa arada daha da zordur.
Aşka emek ve vakit harcamak gerekir. Hayatımızı çoğu zaman bizler değil de içinde yaşadığımız şartların yönlendirdiğini anlamak bizi rahatsız edecek belki de yaptığımız seçimler aklımıza gelecek ve yaralarımızı saracağız. Malesef hayat siyah ve beyaz değil. Seçimlerimizi yaparken bu kadar kolay ayrılmıyor yaşayacağımız hayatın çizgileri birbirinden.Hayatta çok renk var. Seçimlerimiz bizi hayata bağlıyor.Öyle veya böyle tutunmamızı sağlıyor.Ancak seçimler bizi her zaman mutlu edemiyor.Kendi isteklerimize göre değil şartlara göre yapıyoruz seçimlerimizi.
Filmdeki en parlak oyuncu Laura Dern (Terry). Mimikleri ve oyunculuğu gerçekten çok güçlü. Mark Ruffalo ise hakikaten müthiş.Filmin sinematografiside müthiş.Üstelik Beethoven 1. senfonisi bu müthiş senaryo ile çok uyumlu.
Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak! Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu.
Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır. Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar. Her şeyi didikleyip duran, mazisinin gölgesinden, anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan, gözleri ufuk yorgunu kadınlar.
Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun. Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya başlar. Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor. Zaman, aşk...... herşey!
Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.
Erkekler,erkekliklerinin tadını alabildiğine çıkartırken, kadınlar bu konuda da umutsuzdurlar. Çünkü kadınlık bekler. Ummak ve beklemek kadınlığa verilmiş iki cezadır
Kelimenin tam anlamıyla rezalet. Bir yanda hayallerin ve umutların duracak bir yanda gerçekler. Yazı yazmak istersin taslakların kafanda birikir arşivlenir öte yandan her gün işe gidip deliler gibi cebelleşmek zorundasın. Kısa zamanda arşivlediğin yalancı anılar, anekdotlar bürodaki en derin rafa kullanılmayan masanın derin çekmecesine atılıverir.
Yürümek istersin. Güneş açtığında, yağmur yağdığında dışarı atmak istersin kendini sonra dönüp aynaya baktığında şaşırıp da kalırsın. Artık sana 20 yaşında pırıl pırıl biri bakmıyor ki. Sana bakan yaşını başını almış olgun ve dolgun bir kadın. Umursamasan da aslında bir köşelerde berilerde hayal kırıklıkların duruyordur.
Oysa ben daha yeni tanımaya başlamıştım kendimi ve şu hayat denen naneyi. Bitiverecek mi hemencecik , tüh daha yeni yeni ısınmaya başlamıştım.
Yalana bak yeni ısınmaya başlamışmış. Hayata alışan var mı ben beceremedim. Tam oldu derken yediğim kazıklar, dost bildiklerinin uzaklaşmaları. Zor zamanlarında sana senden başka dost yok. Tek başına dikiliyorsun yalnızlığın ve acıların karşısında. Seni çok sevdiğini söyleyenler bile olmuyor yanında Çok istesen de yokluklarını hissetsen de anlıyorsun ki sen zaten yokmuşsun onlarda .Kocaman kuyruklu yalanınla gezinip dururmuşsun hayat denen şu komedya da.
Ölüm bana artık hiç korkutucu gelmiyor. Korkutan yalnızlık. Üstelik düşkün bir ihtiyar olarak yalnız kalmak. Ölmek daha kolay yalnızlıktan. İnsan her şeye alışıyor umursanmamaya sevilmemeye aldatılıp kandırılmaya. Acı verse de her birinin yarası çeşit çeşit olup yüreğini ağırlaştırsa da alışıyorsun kabulleniyorsun. Ama terk edilmek en zoru. Fiziksel olarak terk edilmek değil kastettiğim seni beyin olarak düşüncelerinde terk eder bazen sevdiklerin.Yanında dururlar aynı masada oturursun karşılıklı yemek yersin. Eşindir , dostundur zannedersin ama bir kelime ve bir bakışla anlarsın ya da tekrar zorla anımsatırlar sana unuttuğunu . Sen geçmişte kaldın ve ben seni unuttum , çoktan sildim. Elvada dostum.
Sonra aynadaki aksine şaşırarak bakarsın. Aslında görmek istediğin hayatı bilmeyen insanları gerçekten dost zanneden o kızdır. O saftoroz.
Yok ciddiye aldığımdan değil her ne kadar ciddiye alarak dalga geçmek gerektiğine inansam da dünyada gene de çok nasırlaştıramışsınız beni kırmayı gene de becerebiliyorsunuz.Yok o kadar derin değil artık pençelerinizin açtığı yaralar ama hissediliyor.
Sonrada dökmek istediğinde yaşadıklarını kağıda zaman denen kerata bu defa sana engel oluyor. Yemek zorundasın uyumak zorundasın ve çalışmak zorundasın yaşamak için.
Sonra sadece bu değil ki seni sevmeseler de senin hala daha sevdiklerin var.Gözlerine bakıp tekrar görürürüm inşallah diye dua ettiklerin var. Boş ver akıp gitsin zaman yitip gitsin hayat diyebilsem hepimiz diyebilsek ne kadar kolay olacak hayat.
Ama hep zoru seçtim, hep zoru kovaladım ben. Bana küsenlerin masasına oturdum inat için. Kızanlara gülümseyerek selam verdim sabahları yüreğimin yağlarını eritmek için. Kenara çekilmek ve olsun bitsin yitip gitsin demek de çok zorlanıyorum şimdi.
Bu duyguya alışabilecek miyim onu da hiç bilmiyorum..
Yönetmen :Enki Bilal Senaryo :Enki Bilal,Serge Lehman Yılı :2004 Türü :Bilimkurgu,fantastik. Oyuncular :-Jill Bioskop :Linda Hardy -Alcide Nikopol :Thomas Kretchman -Horus :Thomas M.Pollard -Elma Tırner :Charlotte Ramplin
Filmden bahsetmeden önce bilmeyenlere Enki Bilal denen dahi den bahsetmem gerekiyor. Enki Bilal nefis resimli romanlar kurgulayan sıra dışı bir grafiker. Mısır asıllı. Fransa’da yaşamakta. Eğer bu güne kadar resimli roman veya çizgi romanla hiç alakanız olmadıysa (ne büyük bir kayıp oysa ) Enki Bilal adı size çok yabancı gelebilir. Oysa dediğim gibi çok iyidir çok.
İmmortal Enki Bilal’in şimdiye kadar yapılmış olan en iyi cyberpunk ürünü Nikopol Üçlemesi’nden 2004 yılı yapımı olan bir uyarlama. Tüm film, mavi ve yeşil tonlarıyla bezeli. Resimli romandan fırlamış bir gelecektesiniz. Her kare üzerinde teker teker düşünülmüş bir şaheser. Kaynağı gibi kült olacak. Ayrıca, başrol oyuncularının dışındaki karakterler gerçek insanlar değil. Çizgi roman çizerliğinden gelen bir alışkanlık diye düşünüyorum. Mısır tanrılarını izlerken bir an anime bir an gerçek insan oluyorlar. Ayrıca, Bugüne gördüğüm en iyi sahne çekimleri de kullanılmış filmde.
Immortal; umutsuz, karanlık ve distopik cyberpunk bir geleceğe açıyor penceresini. Dünyanın bu hale nasıl geldiği ile herhangi bir bilgi verilmiyor.(Üçleme de ise nükleer bir patlamadan bahsediliyor.). Eugenics isimli güçlü genetik mühendisliği şirketi en çok humonoidlere zarar vermektedir. Aslında tüm toplumda sosyal bir hastalık varmış gibi hissedersiniz.
Farklı olanları sonuna kadar sömürmek ve aynı zamanda onlara zarar vermek, nefret etmek. Aslında hepimizin başına bela değil mi bu düşünce? Enki Bilal biraz faşizme de dokundurmuş. Eugenic şirketi karanlık cyberpunk gelecekte parıldayan güçlü modern vampirler gibi gösterilmiş.
Ve en büyük, en tehlikeli suçlulardan biri anarşist , toplum düşmanı, asi Nikopol 2023 yılından beri tutulduğu modern hapishaneden kurtulur. Kendi isteği ile olan bir kaçış değildir bu . Bir kaza sonucu içinde dondurulmuş halde tutulduğu cyrogenic tabut düşer. Ayrıca ortam yeterince karışık değilmiş gibi şehrin üzerinde dev bir Mısır Piramiti belirir.
Mısır tanrısı Horus , Anubis tarafından ölüme mahkum edilmiştir ve Horus’a yedi gün yani bir furlog verilir (ölümsüz kalbinin bir atışı kadar süre). Horus yeni bir tanrıya hamile bırakmak için sıra dışı bir kadın bulmaya karar verir. Bunun içinde önce sağlıklı bir konak bulması gerekmektedir. Çünkü dünyada ki insanlar ya kirlenmiştir ya da hastadır.
Jill mavi saçlı ve tenli ancak üç ay öncesiyle ilgili hiçbir anısı olmayan bir humonoidir. Dışarıda Nikopol ve Horus onu ararlarken o Eugenics şirketi tarafından tutulmaktadır.
Bilim kurgu bir filmde Antik Mısır’ın tanrılarının ne işi var? Aşağıda Vikipedi’den alarak Horus ve Anubis hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştım.Elbette Enki Bilal’in Mısır’lı olmasının etkisi var. Avrupa asıllı olsaydı belki Antik Yunan’a uzanırdı. Filme orjinallik vermesinin yanı sıra biliyoruz ki seçkin bilim kurgu filmler de yaşadığımız Dünya’nın da eleştirisi yapılır.
Horus Işığın tanrısıydı. Aynı zamanda adaletin ve vicdanın temsilcisiydi. Firavunların da Horus‘un temsilcisi olduğuna inanılırdı .Ülkeyi yöneten şahsiyet, vicdanlı ve adil olmak zorunluluğunu tanrısal bir diretmeyle de olsa taşırlardı (teoride bile olsa güzel bir düşünce). Hanedan soyunun en büyük tanrısı Horus, en büyük tanrı olarak kabul edilmiştir. Horus hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Fakat Horus’un bir Gök-tanrı olduğu sanılmaktadır. Ayrıca firavunun da yaşayan Horus olarak görülmesi de bu kült ile ilintilidir. (kaynak: hermetics ) Bu yeni dünya öyle karanlık ve umutsuz ki Horus görevinde başarısız oluyor. Kendisine verilen ölüm cezasını kabul ediyor. Bu dünya artık Anubis’in dünyası. Ancak yeniden doğmak için de mücadeleden vazgeçmiyor. Bunun içinde anarşist bir adamla humonoid bir kadını tercih ediyor.
Anarşizm, esasen içerisinde bencilliği kesinlikle içermeyen bir düşünce tarzı. Herkes eşittir. Herkes her işi yapar ve her şeyi paylaşır. Bir tanrının anarşist ruhlu olması gerekir. Kendinden önce içinde yaşadığı veya sorumluluğunu düşünmesi gerekir. Bu konuyla ilgili yazılmış olan en iyi eserlerden birisi Ursula K. Le’Guin’in Mülksüzler isimli romanıdır. Okumanızı tavsiye ederim.
Neden bir insan değil de bir humonoid. Yeni dünya düzeninde belki de doğacak olan çocuğunun hem yalnızlığın ve dışlanmışlığın acısını taşımasını hem de anarşist olmasını istiyor Horus başarısız olmaması için.
Daha öncede belirttiğim gibi şehir ve modernlikle ilgili tüm çekimler soğuk mavi ve yeşil renklerde çekilmiş. Şehirle ilgili tüm dış çekimler gri mavi tonlarında. Diğer alanlarda ise altın sarısı ve mavi yada neonlu yeşil ve mavi tonları kullanılmış. Dönemin tüm bilim kurgularında olduğu gibi karamsarlık hakim.
Son zamanlarda çekilen bilimkurgu yada gerilim filmlerine dikkat ederseniz karanlık ve iç karartıcı ortamlarda geçmekte. A.B.D. nin ekonomik ve politik durumu düzelmediği sürece umut verici neşeli yapımlara rastlamak da zorlaşacak gibi geliyor.
2. Dünya savaşından sonra 1960’larda hakim olan kendine güven ve mutluluk dünyasının hayalini kurmuyor artık sanatçılar. Bunu en iyi Star Wars ve Uzay Yolu filmleriyle karşılaştırabiliriz.
Uzay Yolu’nda dünyada kesin bir barış havası sürmektedir. Atılgan bir savaş gemisi değil bir araştırma gemisidir. Uzayın dipsiz karanlığında gezinirken yeni uygarlıkları keşfeder kayıt altına alır ama asla müdahale etmez. Kadrosu bile farklı ırklardan farklı tenlerden hatta gezegenlerden insanlardan oluşmaktadır. Kimseye zarar verilmez. Ölümcül maceraları yoktur. Silahlar ölümcül düzeye kolay kolay ayarlanmaz. Sevgili kaptanımız adil ve dürüsttür. Bir anlamda anarşisttir Uzay Yolu’da.
Oysa Star Wars da asalet vardır. Federasyon bireyleri kişisel hırsları için çarpışmaktadır. Kölelik vardır. Baba ve oğul birbirine düşmandır. İlkel silahlara dönülmüştür. Kılıçtır sonuçta kullanılan. Şövalye olabilmek için asil kana sahip olmak gerekir. Modernite bitmiş orta çağ’a dönülmüştür.
Aynı karamsar hava Seven ve Yedi Maymun filminde de kendini hissettirir. Seven filminde çölde rüzgar pervanelerinin arasında yol alınırken katilimiz görülen köpek ölüsü için “ben yapmadım” der. O sizin karanlık medeniyetinizin bir ürünü. Zaten senaristimizde laf olsun diye ya da izleyicileri güldürmek için bu sahneyi ve cümleyi seçmemiştir.
Uzun lafın kısası bilim kurgu veya resimli romandan hoşlanıyorsanız mutlaka edinin derim. Ben filmin devamı çekilir umudunu hala heyecanla taşıyorum.
Bu arada filme neden Türkiye’de kadın tuzağı adı verilmiş hala anlayabilmiş değilim. Sanki şaka gibi :()
************************************************************************************ Horusgök tanrısıdır. isis ile osirisin oğludur.Horus, Mısır mitolojisinde şahin başlı tanrı, Firavunların bazı tasvirlerinde onları İsis'in kucağında görülebilir. Bu da firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus'un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Mısır'ın en önemli tanrılarından biridir. Firavunlar, Horus'un ismini kendi isimlerinden biri olarak alırlardı. Aynı zamanda Firavunlar Ra'nın takipçisiydiler, bu yüzden Horus aynı zamanda güneş ilede ilişkilendirilirdi. Güneş tanrısı olarak gösterimesi yanında Osiris'in oğluydu. Mısır'ın farklı bölgelerinde farklı tanrılar arasındaki ihtilafı çözmek için en az onbeş farlı Horus formu kullanılmıştır. Yetişkin Horus'un çok sayıda karısı ve çocuğu vardır.. Lotus çiçeğinden doğmuşlar ve yaratılış ile ilişkilendirilen güneş tanrılarıydılar. Anubis, onlara cenaze törenlerinde mumyalama, 'Ağız açma', Osisris'i ve tüm erkeklerin gömülmesi ödevlerini verdiğine inanılır. Horus onları daha sonra dört ana yönün koruyucusu yaptı..
“Horus” adı, bu ilahın Grekçe’deki adıdır, Mısır dilindeki asıl adı “Hor”dur. Horus sembolizmde genellikle, İlâhî Yasalar’ın insanda vicdan tarzında belirmesini simgeler. Şahin kafalı Horus’un yırtıcı kuşların keskin bakışıyla tasvir edilmesi, kişinin hiçbir hareketini gözünden kaçırmayan bir ilah oluşunu, yani vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını simgeler. Bir başka deyişle bu, insanın iç dünyasındaki her niyetini ve sosyal yaşamındaki her hareketini gözden kaçırmayan merhametsiz yargıcın keskin bakışını simgeler. Bu, yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını gözeten, kişiden özellikle öte-âlemde hesap soran vicdanın ifade edilişidir. Günde yirmidört saat uyanık ve gözleri hep açık olmalıdır; çünkü hem yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını sağlamakta, hem de ilah Seth (‘nefsaniyet’i ve kötülüğü simgeleyen ilah) ile mücadele etmektedir. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi. Horus’tan “Sirius içindeki Horus” olarak söz eden kimi Mısır metinlerinde ise, Horus’un Dünya insanlarına Sirius’tan gelen bir ‘tesir’ olduğu ve kaynağının göksel Osiris olduğu belirtilir.
Anubis, Eski Mısır mitolojisine göre, Nephthys ve Seth'in (bazı efsanelere göre Osiris ve Isis'in) oğludur. Çakalların mezarlar etrafında dolaşması nedeniyle çakal başlı Anubis ölümle beraber anılır. Ölen Osiris'i mumyaladığı için mumyalama tanrısı olmuştur. Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir. Bu yüzden mumyalamayla görevli kişiler Anubis maskesi takarlar. Ölen kişi diğer dünyada yargılanırken Anubis ona yardım eder. Anubis diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. Anubis tanrılar arasında en korkutucu olanıdır Ölüleri tekrar hayata döndürme gibi bir özelliği de olduğu sanılmaktadır