10 Şubat 2010

UN (KAŞIK) HELVASI

 İrmik helvasından daha çok sevdiğim ancak, şimdi nadiren yapma cesareti bulduğum çok sevdiğim bir helvadır. Özellikle buzdolabında soğuduktan sonra o kaşık şeklinden dolayı kaşık helvası diye adlandırdığımız bu nefis lezzeti çocuklarınıza bol bol yedirin. Nasıl olsa büyüdükçe nadiren yenebilecek lezzetler arasına girecekler arasında
Şimdiden afiyet olsun


MALZEMELER
2 bardak un
2 bardak şeker
2 bardak süt
1 paket tereyağı
1 paket çam fıstığı

YAPIMI

Hazırlanması oldukça basit.Öncelikle şekeri sütün içinde eritin.Dibi kalın bir tencerede un,yağ, fıstığı unun kokusu çıkıncaya dek harlı ateşte tahta bir kaşıkla kavurun.Rengi döndükçe ocağın altını kısın.Unun rengi koyulaşıp fıstıklar altın rengini alıncaya dek kavurmaya devam edin.Un helvasında unun kavrulması çok önemlidir.İyi kavrulmuş bir helva nefis olur.Rengini tutturamamak konusunda çok endişe etmeyin.Eğer tecrübeli değilseniz ilk aşamada hazırladığınız sütlü şerbete 1 yemek kaşığı kakao eklerseniz  ekstra bir bonusla servis edebilirsiniz.
Unun kavrulması tamamlandıktan sonra şerbetini yavaş yavaş ekleyin.Bu aşamada kaşık yerine tel çırpıcı kullanırsanız unun topaklanmasının önüne geçerseniz. Şerbetin tamamını ekleyince hızla karıştırmaya devam edin. Bu aşamada  helva kendini toplamaya başlayacak ve rengi parlaklaşacaktır.Hemen ateşten alın ağzını kapatarak dinlenmeye bırakın.Ilıyınca iki metal kaşık yardımıyla kaşık şekli vererek servis tabağına aktararak servis edin.


Afiyet olsun

05 Ocak 2010

AVATAR



Avatar görsel bir şölen ama bir o kadar da maço ve  Amerikan vari klişelerle dolu. Avatar için söyleyeceklerim yerlere göklere konulamayan Mel Gibson un yönetmenliğini yaptığı APOCALYPTO filmi için söyleyeceklerimden çok farklı değil…Bu Amerikalıların çok zeki olmadıklarını biliyoruz ama şunu hissettim ki Amerikan filmlerinden epey sıkılmışım. Dünyayı daha düzeyli bir bakış açısı ile yakalayan anti kahraman ve sıradan insanları içeren farklılığı kabullenen ve içselleştiren Avrupa filmlerini daha çok seviyorum..

Özetle filmimizde Amerikalı asker gerçeği fark ediyor ve eski klişelerde olduğu gibi ama bu defa farklı olarak ailesini yada bir ulusu kurtarmak yerine bir gezegeni kurtarıyor.Ama düzeni eleştirmiyor,bunun için savaşmıyor ötekine dönüşmeyi tercih ediyor. Kendin gibi kalabilmek ve doğru olan için savaşmakdır esas olan..Bir Hıristiyan olmak ve insanlık adına yapılan yanlış anlaşılmaları engellemek için Müslümanlar adına konuşabilmek. Azınlık olmamak ama azınlık haklarını savunmak. Erkek olmak ama kadınlaşmadan kadın haklarını savunabilmek çok zor değil.İnsan olabilmenin gereği budur. Medeniyet ve gelişmişlik bunu gerektirir.

 Afganistan ve Irak a barış ve özgürlük götürdükleri yetmezmiş gibi şimdi dış uzayda diğer gezegen ve farklı yaratılanlarıda (Müslümanlar ve asyalılarda uzaylı gibi değil mi onların bakış açısında) özgürleştirip refaha erdiriyorlar.

Children of Man da şu İslam korkusunu zaten kemiklerinizde hissediyor idik. Şu melanet hiristiyan olmayanlar hep başa bela değil mi?(özellikle Hıristiyan olmayan deyimini kullandım)Tabii bu sadece halka yansıttıkları bir paranoya.Elbette biliyoruz ki haçlı seferleri de dahil dünya üzerindeki yapıla gelmiş hiçbir savaş din kan davası vs. yüzünden olmamıştır.Tek bir sebep geçerlidir kazanç…Savaşın tek nedeni paradır.

Afganistan’ı özgürleştirdiler.Böylece Taliban yüzünden düşen yıllık eroin üretimi şu anda rekor seviyede.Irak a barış geldi ve şu anda Petrol fiyatları Saddam ın uygulamasının aksine yükseldi. Amerika İspanyollar tarafından işgal edildi ve binlerce yerli katledildi kötü olmaları değildi sebep kaynaklarıydı ve altındı.




Avatar daha önce belirttiğim gibi aksi iddia edilemeyecek bir şekilde görsel olarak çok etkileyici…Tamamının bir stüdyoda boş bir perdede çekildiğini ve bilgisayar efektleri ile dolu olduğunu bilmenize  rağmen güzel. Ama maalesef ben zevk alırken düşünmeden edemiyorum.Boş boş ekrana bakıp ahhh ne güzel demek isterdim ama beyin hücrelerim çalıştığı zaman daha çok keyif alıyorum.Elbette seyredilmesi gerek ama lütfen göz ardı etmeyin mesajları ve altında yatanları.

Gezegenin adı da enterasan Pandora.(mitolojideki “Pandora” yı düşünmemek imkansız)Yönetmenimiz kendince pandoranın kutusunu açıyor ama gişe endişesini düşünmemezlik etmemiş fazlada suya sabuna dokunmuş diyemeyeceğim.

Apocalypto için yazdığım eleştiri aşağıdaki linkte merak edenler okuyabilir.



Son olarak benim gibi düşünen birini bulmak bana keyif verdi.Buda Hürriyet Gazetesi'nden alınmış köşe yazısı:

Emre Kızılkaya/DIŞ AÇI


Kimisi yere göğe sığdıramıyor, kimisi “klişelerle dolu” diye eleştiriyor... Avatar’ın, en azından üç boyutlu görselliği ve müthiş gişe başarısıyla şimdiden sinema tarihine geçtiği bir gerçek. Bense filmin ticari veya estetik başarılarından çok, içeriğiyle ilgiliyim. Acaba hakikaten, mesela Taha Akyol’un dediği gibi, “Sömürgeciliğe yöneltilmiş muhteşem bir insani eleştiri” mi bu film? Yoksa tam aksine, Batı merkezli, tüketimci, kapitalist, militarist, erkek egemen, beyaz ideolojinin yeniden üretimine “şık” bir katkı mı?

ekizilkaya@hurriyet.com.tr

James Cameron’ın yönettiği Avatar, gösterime girmesinden 17 gün sonra dünya çapında 1 milyar dolar gişe geliri elde ederek şimdiden tarihe geçti.

Gişedeki başarısı ve günümüz sinemasında yarattığı etki düşünülürse, Avatar’ın En İyi Film dalında Oscar da kazanıp, yüzde 60’ı bilgisayar animasyonlarına dayanan bir eser olarak bir ilke daha imza atacağı öngörülebilir.

Yaklaşık 300 milyon dolara malolan ve pazarlaması için de 150 milyon dolar harcanan bir Hollywood yapımının, sadece sanatsal veya ekonomik saiklerle üretildiğini düşünmek “saflık” olur.

Tamam; Avrupa veya Uzakdoğu toplumlarını esas alan ve zımnen de olsa siyasi mesajlar veren popüler filmler de yapılıyor. Geçmişte analiz etmeye çalıştığım “Ratatouille” (bkz. http://tinyurl.com/ybbdm8o ) ve “Ruhların Kaçışı” (http://tinyurl.com/ycd3u9m ) bunlardan ikisiydi... Ama işin içine ABD girince durum biraz değişiyor.

Avatar, yönetmeninin de kabul ettiği gibi, bazı siyasal ve toplumsal mesajlar taşıyor. Bunlar, milyonlarca izleyicinin hem bilincine sunuluyor, hem de bilinçaltına taşınıyor. Ne yazık ki bu mesajlar, Cameron’ın savunduğu türden, insanı “özüne dönmeye” davet eden, “kendisiyle ve ekolojik çevreyle barışık olmasını” savunan iyi niyetli mesajlar değil bence.

Peki nasıl mesajlar bunlar?

Gelin, Avatar’a bir de bu açıdan, yâni “ideolojisini” göz önüne alarak bakalım.

* * *

Öncelikle filmi özetleyelim:

İnsanoğlu, 2129 yılında ilk kez Dünya dışında akıllı varlıklar keşfeder. Dünya’ya beş ışık yılı uzaklıktaki Polifemus adlı gezegenin 14 uydusundan biri olan Pandora’da, kendilerine Na’vi adını veren, insandan daha büyük ve güçlü, mavi derili zeki canlılar yaşamaktadır.

Bu insansıların Dünya’daki “yerlileri” andıran bir kabile hayatı sürdüğü Pandora’da, insanoğlunun daha önce bilmediği ve kilosu milyonlarca dolar eden bir maden de keşfedilir. Kısa süre sonra insanoğlu Pandora’yı “sömürgeleştirmeye” başlar.

Pandora’da RDA adlı özel bir şirket tarafından kurulan insan kolonisinde sivil bir yönetim hâkimdir. Bu yönetim, diplomatik çözümler öneren bilimadamları ile güç kullanılmasında ısrarcı olan askerlerin sürekli baskısı altındadır. Teknolojik katkılarıyla koloninin devamını sağlayan bilim ekibi ile insanları dış saldırılardan koruyan askeri ekip arasında bir denge gözetilir.

Bu arada insanoğlunun nefes alamadığı zehirli Pandora atmosferinde özel bir maske kullanılması şarttır. Hem bu nedenle, hem de Na’vilerle arabuluculuk gerektiği için yeni bir teknoloji uygulamaya konur. İnsan DNA’sı ile Na’vi DNA’sı eşleştirilip, laboratuar ortamında melez canlılar yaratılır. Bu “bilinçsiz” bedenler, sadece kendi DNA’larına sahip olan insanlar tarafından “uzaktan kumanda” edilebilmektedir. Bu bedenlere, Hinduizme atıfla “Avatar” denir.

Filmin kahramanı Jake Sully, bacakları felçli eski bir asker olarak 2154 yılında Pandora’ya getirilir ve aslında bilimadamı olan ölmüş ikiz kardeşinin DNA’sından üretilmiş bir avatarın kontrolünü alır. Özel bir cihaz içinde uykuya dalarak uzaktan kumanda ettiği Avatar bedeninde bir tesadüf eseri Na’vilerle tanışmasını, Na’vi prensesine aşık olmasını ve Na’vi yaşamını her yönüyle öğrenmesini film boyunca izleriz.

Sonunda, Pandora’daki madencilik operasyonlarını yürüten RDA, Sully’nin aralarında olduğu, “diplomasiden” yana olan bilim kesminin amaca ulaşmakta yetersiz kaldığına hükmeder. Askeri yöntemin tezlerini kabul eden RDA, tüm zengin maden yataklarını zorla ele geçirmeye karar verir. Na’vilerin yaşadığı bölgeler bombalanır.

Na’vilerin umudunun tükendiği bir anda, artık kendisini onlardan biri olarak kabul ettirmiş bulunan Jake Sully sahneye çıkar. Kabileleri tek başına örgütler, insana ait üstün silah teknolojilerini öğretir ve Na’vilerin Tanrı bildiği “doğa ananın” da desteğiyle sömürgecileri Dünya’ya püskürtür.

* * *

Yönetmen Cameron, Avatar’ın “Irak savaşını ve mekanize savaşın insanlıkdışı doğasını eleştirdiğini” savunup ekliyor: “Belki de doğanın ve diğer canlıların üzerinde keyfimizi sürerken, biraz da düşünmeliyiz.”

Filmin temel konusunun “sömürgecilik” ve “biyoçeşitlilik” olduğu doğru. Ancak ben, ortalama bir sinema izleyicisinin, Cameron’ın verdiğini iddia ettiği mesajları almadığını düşünüyorum. Zira Avatar, ABD’nin bugün Obama Yönetimi ile birlikte yeniden estetize edilen “resmi söyleminin” dışında hiçbir şey söylemiyor.

Benzeri görülmemiş özel efektlere dayanan üç boyutlu muazzam görselliği bir kenara, defalarca yazıldığı gibi, Son Mohikan’dan Kurtlarla Dans’a dek uzanan onca eski filmin klişelerini tekrarlayan bir film Avatar.

Ama bu klişeler bilinçli olarak tekrarlanıyor, zira egemen ideolojiye ait söylem son 50 yıldır yalnızca biçimsel olarak değişti. Amerikan kültür endüstrisi, içeriğinin özünde aynı kalan bu söylemi yeniden üretip duruyor.

Avatar, milyarlarca insana aynı fantaziyi dayatıyor: Batılı, Beyaz, Hristiyan, orta sınıf erkeğin fantazisi...

İster “gizli ırkçı” deyin, ister açıkça “maço,” bu çarpık fantaziye dayanan ve filmin kasten zayıf bırakılmış senaryosundan çıkan siyasi mesajlar bence şunlar:

* Temel fantazi, Batılı beyazların tarihi suçluluk duygusuyla ilgili. Örneğin Kızılderililerin nasıl soykırıma uğratıldığı, Amerika’nın el değmemiş doğasının sanayileşmeyle mahvedildiği, vs...

* Pandora’daki “paralı askerler” acımasız. Özellikle de filmin kötü adamı, Albay Quaritch. İnsan gerçek dünyadaki Blackwater’ı düşünmeden edemiyor…

* Ama filmi, paralı askerlerin değil, Amerikalı bir “gazinin” bakış açısından izliyoruz. Üstelik Amerikan ordusu içinde, Michelle Rodriguez’in oynadığı kadın pilot karakteri gibi başka “iyilerin” de olduğunu ve sonunda bunların isteklerinin gerçekleştiği mesajı beynimize kazınıyor.

* Fakat iyi olmak bile, topluma içeriden muhalefet etmeye yetmiyor. Yâni Jake kendi içinde bulunduğu düzeni zorlamak yerine, çareyi ondan kaçmakta, “ötekine” sığınmakta ve sonunda “ötekini” dönüştürmekte buluyor.

* Kim mi öteki? Kızılderili, Amazon, Doğu Afrika ve Güneydoğu Asya yerlilerini andıran çeşitli motiflerden esinlenerek yaratılmış Na’viler. Zaten Na’vi karakterlerinin bilgisayar animasyonlarına aktarılması için kullanılan “gerçek” aktörlerin büyük bölümü siyah. Kızılderili kökenli bir aktör olarak Wes Studi de dikkat çekiyor.

* Yerli Na’vilere kendisini kabul ettiren beyaz, herhalde onlardan daha akıllı, daha tecrübeli ve daha cesur olduğu için liderliği eline alıp onları zafere taşıyor. Jake sonunda Na’vilerin tarihine ait bir hikâyeyi, kendi hikâyesi, daha doğrusu beyaz Amerikalıların hikâyesi haline getiriyor.

* Ama “kötü” beyazları kesin olarak bozguna uğratmak için bu da yeterli değil. Öyle ya, yerliler asla, hatta “iyi” bir beyazın liderliğinde bile yalnız başlarına “üstün” beyazları yenemezler. Bizzat Tanrı’nın kendileri lehine devreye girmesi, “ebabilleri” düşman üstüne salması şarttır.

* Yerliler, son teknoloji ürünü makineli tüfeklere karşı yay ve ok kullanmakta ve böyle böyle soykırıma uğramakta inatçı. Cameron’un sözde, sanayileşmeye karşı verdiği mesaj da işte bu. Hiç kimsenin inandırıcı bulmayacağı, ikiyüzlü bir mesaj: “Kendimizi savunamayacak duruma gelsek de doğaya dönmeliyiz.”

* Peki filme göre yerlilerin, insan ve doğaya dair “büyük” mesajı nedir? “Tüm canlılar arasında doğal bir enerji ağı var. Ağacı hisset.” Allahaşkına, bu nasıl bir yüzeysellik böyle? Bırakın birini doğal yaşama özendirmeyi, en hakiki New Age’cileri, ekolojistleri bile kendinden soğutur...

* Üstelik avcı-toplayıcı bu yerliler, eşitliğe dayalı “doğal” bir toplum düzeni de kurmamıştır. Bir kabile hiyerarşisi mevcuttur. Vezir konumundaki şaman bir kadın olsa da, başroldeki karakterin yaşadıklarından da anladığımız gibi bu da bir “erkek toplumudur.”

* * *

Sonuca bağlayalım:

Dolar milyarderi Cameron, mevcut düzene (tüketimci-kapitalist) karşı neredeyse “ideolojik eleştiri” içeren bir film yaptığı iddiasında. Oysa bu tür bir eleştirinin olmazsa olmaz şartı, mevcut düzendeki “tahakküm ilişkisini” ortaya koyması, dolayısıyla alternatif bir çözüm sunmasıdır.

Hâlbuki Avatar, ırkçılıktan erkek egemenliğine dek Batı kapitalizminin tüm sorunlarını “eleştirir gibi” yapıp meşrulaştırıyor. Dolayısıyla el altından yaptığı şey bir “ideoloji eleştirisi” değil, “ideolojik mistifikasyon.”

Üstelik içerikle verilen bu “çarpık bilinç”, biçimle de destekleniyor. Çünkü film, sözde eleştirdiği sanayi toplumu sayesinde elde edilen teknolojik imkânlardan güç alıyor. Bu haliyle, Amerikan “askeri eğlence kompleksinin” nadide bir parçası haline geliveriyor.

Film, bütün dünya kamuoyuna 150 yıl sonra bile ABD’nin gezegenleri sömürgeleştirecek kadar güçlü kalacağı gibi gayet emperyalist bir bilinçaltı mesaj verirken, kendi halkını da “siyasi gerçeklikten” uzaklaştırmayı başarıyor.

Filmdeki iki askerin, daha önce Nijerya ve Venezüela’da savaştıklarını söylediklerini, yani belki de Beyaz Saray’ın halkını gerçek dünyadaki yeni işgallere hazırlamaya sinemada başladığını belirtelim.

Ve Avatar’ı ABD’de izleyen Ekşi Sözlük’ten guru’nun şu gözlemiyle bitirelim:

“Hıncahınç dolu bir salonda, film başlamadan evvel reklam arasında, National Guard’ın (ABD ordusunun yedek birlikleri) eleman almak için yayınladığı ve “Our nation” (Ulusumuz), “I am not gonna fail” (Başarısızlığa uğramayacağım), “I will never accept defeat” (Yenilgiyi asla kabul etmeyeceğim), “God bless America” (Tanrı Amerika’yı kutsasın) gibi cümlelerle dolu tanıtım filmi gösterildi. Bu tanıtım filmi ile gaza gelen insanlar gördüm. Film, ABD’nin Irak serüvenine belki de en güzel göndermelerden birini yapıyordu. Bu parallellikleri kuramamak için ciddi anlamda gerizekalı ya da cahil olmak lazım. Aynı kişiler, filmin bitiminde, ‘insanlar’ gezegenden sürülüp Dünya’ya geri gönderilirken alkışlıyordu. Bu Amerikalılar aptal mı, cahil mi, bilemiyorum. Ama çocuk ruhlu oldukları ve çok kolay manipule edilebildikleri kesin.”





15 Aralık 2009

KAYIP SEMBOL



   Aslında keşke “best seller” kitapların dışında diğer okuduğum kitapları da yazsam ne iyi olur. Belki beni ukala bir entelektüel olarak da yargılayabilirsiniz ki aslında bu beni çok da rahatsız etmez. Zaten ukala olduğumu bir çok arkadaşım söyler. Ama sizi temin ederim ukalalık dışında öyle pazarlama tekniklerim yoktur. Genelde sahneye çıkmadan şov yapanları izleyip hallerine bıyık altından gülmeyi çok severim. Sessiz kalmak ve izlemek insanların hallerini çok iyi anlamanıza yardımcı oluyor. Ayrıca herkesin kendi egosunu okşama şekli farklıdır.


   Neyse tüm bunların yanı sıra yoğun çalışma temposu içinde bu tür kitaplar benim gibi straight forward bir okuyucu için bir kurtarıcı oluyor. Özümde tembellik var nede olsa. Üstelik yüzyılımızın temel rahatsızlığından bende nasibimi aldım elbette - bilmeden anlamadan kabullenilen yeni kavramlar tartılmadan alınan yeni değerler- Neyse kafaları karıştırmaya niyetim yok. Bende bugünlerde hem buraya yazdığım hem de son okuduğum kitapların popüler kültüre olan bağımlılığından rahatsızlık hissediyorum o kadar. Laf arasında belirtmiş oldum böylece.

   Aslında kitabımız yeni olan ve bilinmeyen hiçbir şeyden bahsetmiyor. Birazcık mitoloji biraz felsefe ve tarih okuduysanız (ama resmi tarih değil elbette) okuduğunuz hiçbir şey size yeni gelmeyecek. Vaaavvvv dedirtmeyecek. Her şey var yine kitabımızda. Teoloji ve teolojik tarih, mitoloji, felsefe, masonluk, polisiye ve tabii heyecan. Bir sonraki kitabında idealar mağarası kavramına da dalar yazarımız herhalde.

   Bu demek değildir ki kitabımız kötü. Çok akıcı çok güzel yazılmış. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim şu ünlü Jay Leno Show programında Tom Hanks çektikleri filmin reklamını yapıp filmden parçalar gösterilmişti. Bu demektir ki bu kitaba 30 tl. vermeden önce biraz bekleyip filmini de izleyebilirsiniz.

   Bu kitapların tek sorunu yazıldığı kadar iyi sinemaya aktarılamıyor. Da Vinci Kodu gibi fantastik bir kitabın beyaz perdeye aktarımını çok başarılı bulmamıştım. Melekler ve şeytanlar çok daha iyiydi. Böyle düşününce de bu üçüncü Langdon macerasına ait filmin daha iyi olacağı yönünde şevkim ve umutlarım artıyor..

   Kitapta biraz farklıda olsa da belirtilen bazı kavramlar ve deyişler var. Dan Brown sempatik Robert Langdon aracılığıyla her zamanki gibi tatlı tatlı çok bilmişlik yapıyor .

   Son olarak diyorum ki önyargılar cahillerin belirgin ayraçlarından biridir ve prensipler dünyayı anlayamayanların savunmasıdır hayata karşı. Bende kitapta beğendiğim ve günümüzde etrafımdaki hissederek çok rahatsızlığını hissettiğim bir şeyi tekrarlayacağım. “ARKADAŞLAR ZİHNİNİZİ AÇIN ANLAMADIĞIMIZ ŞEYLERDEN KORKARIZ”

   Özetle kitabı okuyun seveceksiniz 

18 Kasım 2009

AHTOPOT SALATASI



MALZEMELER

- 1. Adet ahtapot (asla ahtopotun tamamını kullanmak zorunda değilsiniz.Derin dondurucuya atmadan önce tüketebileceğiniz porsiyonlara ayırabilirsiniz.)
-2 .1-2 adet yeşil biber
-3. limon suyu (dilediğiniz kadar)
-4. 1-2 adet taze soğan
-5. kişniş yada maydonoz (dilediğiniz kadar)
-6. Taze roka  (istenirse)


Dövülmüş ahtapot dövülüp temizlenir 15-20 gün derin donducuda bekletilir ve kısık ateşte suyunu çekene kadar haşlanır. Haşlandıktan sonra derisi temizlenir . Ahtopot pembe beyaz bir hale gelir..1-2 parmak kalınlığında doğranarak servis tabağına aktarılır..Üzerine sızma zeytinyağı gezdirilir tuz karabiber serpilir. Kişniş veya maydonoz yaprakları ilave edilir limon sıkılır yanında taze soğan ve taze biberle servis edilir.






Kaynak Sayın E.Acurol’un “Kydonia Ayvalık Mutfağı” isimli kitabı

KAĞITTA AHTOPOT





    Ahtapot en lezzetli deniz canlılarından biridir. Ancak Hazırlanması epeyce zordur.Ahtopot yıkandıktan sonra iyice köpürtülmeli her defasında denizde yada tuzlu suda yıkanmalıdır. Ardından derin dondurucuda 15-20 gün dondurulduktan sonra çıkartılıp beklemeden haşlamanız gerekiyor. Yukarıdaki işlemi yaptığınız takdirde lezzetinden endişe etmenize gerek yok.


Malzemesi

1- Doğal olarak 1 adet ahtopot

2- 1 adet defne yaprağı

3- 3-4 adet defne yaprağı

4- Birkaç adet karabiber tanesi

5- Zeytinyağı

6- Soya sosu

7- 3-4 Adet sarımsak

8- 2-3 sap maydanoz

9- Sızma zeytinyağı

Yapımı

1- Derin dondurucudan çıkardığınız ahtapotu bekletmeden defne yaprakları ve karabiber taneleri ile birlikte suyunu çekene kadar haşlayın.

2- Ahtapotu içine alacak büyüklükte alüminyum folyonun parlak kısmını güzelce yağlayın. Soya sosunu ahtapotun düğmelerini çıkarmamaya dikkat ederek güzelce üzerine elinizle iyice yayın.Folyonun bir köşesine soyduğunuz sarımsak ve maydonozları koyun ve hava kaçırmayacak şekilde folyoyu kapatın.

3- 200 derecelik önceden ısıtılmış fırında ½ saat pişirin ve sıcak olarak servis edin..

Not Ahtopotu haşladıktan sonra morumsu derisini ve düğmelerini asla soymaya kalkmıyorsunuz.Püf noktası budur aman dikkat.


Kaynak Sayın E.Acurol’un “Kydonia Ayvalık Mutfağı” isimli kitabı (tarif birebir tutmasada ben deneye yanıla kendi damak zevkime uygun olan yöntemi sonunda buldum ve bu son halinden de epeyce memnunum)