21 May 2008

İSİMSİZ BİR HİKAYE(alıntıdır)

Sevgili Leyla'dan yayımlanmasını istediği kısa bir yazı daha.




Gözlerimi açtığımda, geniş pencerenin, uçları dantelli keten perdesinin arasından sızan güneş odayı aydınlatmaya başlamıştı, çok erken uyandığımı biliyordum onca yaşananın ardından çok erken. Doğruldum, her bir düğümünde göz yaşı saklı kilimin üzerine basarak gidip pencereyi açtım, deniz tuzu kokan rüzgarı içme çektim. Bu, her duvarı beyaza boyalı odada her şey pek bir sakindi. Bir zamanlar burun kıvırdığım, sakin bir sahil kasabasındaki bu taş evin, bu odasında bu kadar dingin uyanacağım aklıma gelmemişti. Kapının arkasında valizlerimi gördüm, demek daha boşaltmaya vaktim olmamış. Tanrım kaç gündür uyuyorum ben? Dışarıda neler oluyor bakmalıyım.




Gençliğimin, bana çok kısa gelen birkaç yılını geçirdiğim bu kasabada pek çok şey değişmiş. Şimdilik sadece bir yabancı olduğum bu yerdeki meraklı gözlere aldırmadan yürüyorum sokaklarda. Akşama kadar yürümek istiyorum sıcağa aldırmadan. Tekrar ezberlemeliyim bütün sokakları zira bu kez uzun kalacağım belli. Merakını yenemeyen bir teyze soruyor bana yavrum kimlerdensin? Kaçaklardanım teyze kaçaklardan. Bildin mi? Bilemezsin. Çok şeyden kaçıp geldim çünkü, herkesten, her şeyden, işimden, ailemden, var olduklarını sandığım arkadaşlarımdan, dost sandıklarımdan, yaşadığımı sandığım aşklardan, aşklaşmalardan, yaralardan, berelerden, incinmelerden her şeyden. Son umudum burası, bir şeylerin varlığına inanmam için son umudum.




Balıkçı teknelerinin motor sesleriyle irkiliyorum, nasılda dalmışım bu küçük tepeden muhteşem görünen gün batımına. Taze balık kokuları içinde eve dönüyorum. Bir poşet balık elimde. Tek başına verilen bir ziyafetten sonra artık eşyalarımı yerleştirmeliyim. Siyah kalın hırkamı da almışım, iyi. Geceleri serin oluyordu diye hatırlıyordum doğruymuş. Bütün giysilerimi almışım. Boyalarımı fırçalarımı da. Olması gereken ne varsa hepsi burada, sessizliğim, yalnızlığım onlarda tamam. Yerleştik.




Bu sabah güzel bir kahveden sonra artık arka bahçemde ki küçük toprak parçasıyla ilgilenme vakti geldi. Toprağı çapalayarak havalandırmak ve biraz su yetti güllerimi bağrına basması için. En kırmızılarından diktim, en solmazlarından. Dikenleri yaşadıklarım kadar acıtmadı canımı. Parmaklarımdaki çizikler önemli mi kalbimde daha derinleri varken. Havada yine o deniz tuzu kokusu, biraz daha dikkat kesilsem duyabilirim dalgaların seslerini.




Sokakları keşfetmeye devam ediyorum yeniden. Eski bir han vardı hatırımda kalan acaba hala yerinde midir, merak ediyorum. Beni buraya çeken neydi tam olarak hatırlayamıyorum. Birilerine sarılacakmış gibi koştum buraya, birilerine sığınacakmış gibi koştum çünkü. Sokaklarını gezerken bir çift çocuk gözü takılıyor gözüme hayli tanıdık. Hatırlayamıyorum bana neyi hatırlattığını. Burnumda hep deniz kokusu. Bu akşam evin terasından izlemek istedim gün batımını, dağlara sırtım dönük. Kasabaya biraz kuşbakışı.Bu kadar yüksek miydi burası? Yine tüm gölgeler teslim oldu karanlığa. Günlerdir, gecelerdir; Kimseden haber almadım. Vermedim kimseye haber. Arayamazlar çünkü bulamazlar. Çünkü bilemezler burada olduğumu. Onun için geldim. Yaralarım o kadar yeni ki. Bir o kadar da derin. Ama iyileştirecek bu kasaba hepsini, inanıyorum, inanmak istiyorum. Bana inanılmaz bir huzur ve anlaşılmaz bir heyecan veren o çocuk gözlerini bulmak için çıkacağım sokaklara bu sefer, görürsem durmasını söyleyeceğim, durmazsa peşinden koşacağım. Nasılsa hep koştum bunca zaman. Uyumayacağım bu gece. Ay ışığı misafir odamda.




Her gün geçtiğim sokaklardan geçiyorum tekrar, bu deniz meltemiyle uğuldayan, tuz kokan sokaklardan. İşte ! Yine o çocuk. hey bekle, dur. Koşuyorum peşinden, uzun uzun koşuyorum. Deniz fenerine gidiyor. Tanrım sanki bir şeyler hatırlıyorum. İşte deniz fenerindeyim, nerede bulamıyorum. İçimi kaplayan bu buruklukla karışık huzura anlam veremiyorum. Oturuyorum deniz fenerinin dibine sırtım ıslak duvarına dayalı. Sanki ilk oturuşum değil bu evet hatırlıyorum! Buradan gideceğim günlerdi. Her gün aynı köşe başında karşılaştıktan çok uzun zaman sonra o fenerin dibinde birlikte günbatımını seyretme cesareti bulduğum o gözleri arıyordum aslında. Başım omzunun sıcaklığında. O omuz bana acılarımı unutturabilir miydi?



Yaralarımı sarabilir miydi? Bana acılar, hüzünler yaşatanlardan hesap sorabilir miydi, beraber sorabilir miydik? Hala bu kasaba da mıydı? Bütün ömrüm boyunca aradığım aslında o muydu?.




Artık her sokağa çıkışımda fenere uğramadan eve dönmüyordum, kim bilir belki oda buralardaydı belki oda bir çift göz hatırlıyordu o zamanlardan kalan. Belki oda arıyordu? Belki uğruyordu oda bu fenere? Belki de unutmuştu? Son umudum o muydu?




Eve vardığımda beni karşılayan güllerimin kokusuydu. Mutluydum orda olmalarından. Yorulduğum zaman burada alıyordum soluğu. Bir gün yine yerlerine yenilerini dikerken; Sıcacık bir ses duydum bahçe kapısının önünde. Hoş geldin! Döndüm, işte ordaydı birkaç adım ötemde. Gözlerimden yılların yaşları boşaldı. Hoş bulduk dedim. Hoş bulduk! Oturduk bahçede yan yana. Her şeyi anlattım ona, herkesi. Ne kadar üzgün olduğumu, ne kadar acı çektiğimi, nasıl incindiğimi, incittiklerini, gerçek sandıklarımı, yalan olanları, sırtımdaki hançerlerini, zehir dillerini. Her şeyi. Sadece sarıldı bana. Sıkı sıkı sarıldı. Öylesine huzurluydum ki. Hiç konuşmadı. Kelimeler anlamsızdı zaten artık sadece gözler vardı.




Leyla…
26.08.2007
15:20

12 May 2008

AY IŞIĞINDA



Diskonun gürültüsünün boğuklaştığı yerde olan tuvalete giriyorum. Tuvalet iğrenç bir halde. Duvarda yeşil küf lekelerinin arasında grafitiler seçiliyor. Boyaları sıyrılmış duvarların ve yerlerde pislikten geçilmiyor. Kadınlarda var içeride erkeklerde. Tipik modernizm ya da sıradan boş vermişlik. Biri tuvaletin üzerinde oturuyor yüzü sapsarı ağzı açık tavana doğru bakıyor gözleri kaymış. Uluyan bir köpek gibi görünüyor sivri burnu ve ağzında salyalarıyla. Bir şeyler söylüyor ama duyulmuyor. Yanına gidiyorum. Anlayamıyorum ne dediğini kulağımı biraz daha ağzına doğru yaklaştırıyorum nefes verir gibi fısıltısını duyuyorum

_kaçın -ne?
-hepiniz gidin…
-…
-…hemen kaçın
-hepsi…ahhhh
- ..hepsi ne?
-…değil,…insan…
-anlamıyorum
-insan değil ..uprler ..kaçın..
-çok çektin galiba -dinle lütf..kaç..mez…an

Yukarı çıkıyorum.Ruhuma işleyen bir müzik çalıyor tempoyu yakalayıp dans etmeye başlıyorum.Biraz önceki konuşmanın da etkisiyle kalbim daha hızlı atıyor kulaklarımda hissediyorum vuruşlarını güm güm güm..

Onu görüyorum. Çok yakışıklı. Benim dans ettiğim adam gibi değil. Farklı bir ifade var yüzünde. Gözleri ah o gözleri. Ne kadar güzel..Bakışıyoruz sırıtıyor beni görünce öyle seksi bir gülümsemesi var ki..Farkında olmadan ona doğru gidiyor ve gözlerinin içine bakıyorum..

-Daha önce bu kadar güzel gözlü bir erkekle tanışmamıştım.

Gülümsemesi daha da yayılıyor yüzüne;

-Hala daha geçerli bu sanırım..
-Nasıl ?
-Henüz tanışmadık
-Ha ha ha ha evet haklısın tanışmadık.
_Dans ediyoruz.
-Buraya bu şehre ilk defa geliyorum öğrenciyim. Aslında İzmirli’yim. Güzelyalı’dan.
-Ben de İzmir’denim. Ama uzun zamandır gidemedim. Seyahat etmek pek kolay değil benim için.

O kadar hoş ki dayanamıyorum öpüyorum onu. Erkeksi kokusunu içime çekiyorum. Farklı anlayamadığım bir güzelliği, ilkel bir çekiciliği var. Belime daha sıkıca sarılıyor. Eski dans arkadaşım arkamda beliriyor aniden. Yeni dostumun gözlerinin içine bakarak

-önce ben buldum ,o benim
-kendi geldi. Ben çağırmadım.
-Sıranı bekle..

Araya karışma gereği duyuyorum. Beyler bir dakika durun dememe kalmadan çelik gibi bir kol beni yakalayıp duvara yapıştırıyor. Onun bu kadar kuvvetli olduğunu tahmin edememiştim. Dişlerinin üzerinde dudakları geriliyor ateş gibi nefesiyle bana eğilerek

- en eski terbiye kuralıdır bayan geceye kiminle katıldıysan onunla bitirirsin.

Konuşamıyorum. Beklemediğim bir tepki aldım. Bu kadar korkacağımı tahmin etmemiştim. Tıpkı bir çakala benziyor. Yakışıklı dostum ise başıyla selam verip arkasını dönüp gidiyor. Hayal kırıklığına uğradım. Evet, kapışmalarını istemiyordum ama en azından iki çift laf etseydi daha iyi olurdu. Arkasından bakıyorum beynimin bir köşesinde tehlike sirenleri ötüp duruyor. Anlam veremediğim tanımadığım bir duygum ayaklandı. "Kaç git, uzaklaş, durma" diyor bir yandan ilkel yanım, modern olan yanım ise "saçmalama, komik olma" diyor ama pek cılız sesi. Kendide pek inanamamış gibi söylediğine.

-Müzik daha da hızlandı. Ama, canım artık dans etmek istemiyor. Bara yaklaşıyorum. Arkamdan bir el uzanıyor ve gergin bir sesle çok kesin olarak;

-fazla uzaklaşma daha işimiz var

diyor çakal sırıtarak. Kanım donuyor sanki damarlarımda, sırtımda buz gibi bir el geziniyormuşcasına titriyorum.

Cevap veremiyorum ama başımla tamam diyorum. Bir kadeh şarap istiyorum. Elimin içinde dönüp duruyor kadeh. Birden burası bana çok iç karartıcı sıkıcı geldi dışarı çıkmalıyım. Temiz havaya ihtiyacım var. Burası normal bir yer değil. Acayip bir kokusu var. Tüm hislerim altıncısıyla birlikte diken üstünde. Barın üzerinde duran elimi çekiyorum. Temasından hoşlanmadım. Yapış yapış bir hava var içeride. Kulaklarım zonkluyor neredeyse kafesteki vahşi bir hayvan gibi nefes alıyorum. Tuvaletteki adam aklıma geliyor ve daha da canım sıkılıyor. Kapıyı arıyorum gözlerimle ve yanı başımda aniden onu görüyorum. O güzel yakışıklı flörtümü. Arkasını dönüp gittiği gibi sessizce beliriverdi yanımda. Daha çok atmaya başladı kalbim. O kadar çok adrenalin akıyor ki bedenime, görür görmez bütün tüylerim diken diken sıçrıyorum olduğum yerde ürkek bir ceylan gibi. Şimdi gözüme daha farklı görünüyor. Korkutuyor o da beni. Çakala benzemiyor daha çok bir kaplan gibi . Yırtıcı oda. Yalnız kalmak istemeyeceğiniz karşılaşmayı asla tercih etmeyeceğiniz bir yırtıcı. Çakaldan daha güçlü daha tehlikeli ve daha zeki. Panik ve korku hissinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorum muhtemelen tuvaletteki keşten. Ne aldı bilmiyorum ama kötü durumdaydı ambulans çağırsam mı diye düşünürken cep telefonumu otelde unuttuğu hatırlıyorum. Kahretsin, her zamanki ters şansım. İhtiyacım olduğunda elimin altında bir şey bulamam.

Yakışıklı dostum kulağıma eğilerek;

_Bana kalırsa hemen çıkmalısın buradan vakit epey ilerledi, benimle gel.

Bilemiyorum.
Titriyorum.
Kararsızım.

Ormanın içinde kaybolup da kaplana güvenmek gibi bir şey bu. Sırtını dönmeye cesaret edemediğim; güzelliğinden kendimi alamadığım bu adamla gitmeli miyim. Çakal sevgilim ortalarda görünmüyor ama her ne kadar da itici olsa dahi onunla baş edebilecekmişim gibi geliyor şimdi bana. Oysa bu daha tehlikeli daha çekici. Duygularım ondan ölesiye korkmakla hayran olmak arasında gidip geliyor. Elimi yakalıyor

- Hadi yürü artık oyalanmaya vakit yok.

"Neden oyalanmaya vaktim yok? Geç olmasının ne gibi bir sakıncası var? Neden gitmek zorundayım? Burası neresi? Sen kimsin?" Sorular kafamda bombardıman gibi yağmakta ama hiçbirini sormaya cesaret edemiyorum. Bir robot gibi izliyorum. Barın arkasındaki mahzene giriyoruz. Dar koridorda ilerleyip zincirli kapıyı buluyoruz. Yolun sonuna geldik. Ama dostum kalın zincirleri kağıttan yapılmış gibi koparıyor ince uzun zarif parmaklarıyla.
Avaz avaz bağırıyor ilkel ben artık göz ardı etmeme imkan yok
" dikkkaaaatttttt ,dikkaaaatttttt,tehlikeeeeee….."

-Piyano çalarken parmaklarımı incitmekten çok korkardım, eskidendi o.

Birden tuvaletteki keşin ne dediğini anlıyorum “-…insan değiller kaçın. Hepsi vampir”.. Arkamı dönüp kaçmam gerektiğini biliyorum. Ama ayaklarım sanki birer buz parçası kıpırdayamıyorum. Korkudan ölmek üzereyim. Aniden salondan çığlıklar ve kahkahalar yükselmeye başladı. Evet gerçekten korkudan ölmek üzereyim. Bayılmamalıyım, bayılma diye düşünüyorum. Ne yapabileceğimi bulmaya çalışırken bilgisayar gibi yanıtlıyorum kendi sorularımı. Burada yalnız olduğum yaratığın bir zamanlar muhtemelen müslüman olduğu için haçdan etkilenmeyeceğini düşünürken öte yandan bu akşam yemekte sarımsaklı linguiniyi red ettiğim aklıma geliyor. Yine ters şansıma lanet okuyorum. Etrafta tahta parçası yok. Üstelik kullanacak durumda da değilim derin dondurucudan çıkmış tavuk gibi kaskatıyım.

Aniden vampir bana dönüyor ve gözlerinin parladığını fark ediyorum karanlıkta. Başım dönüyor artık.

-ahh, yapma şimdi sırası değil dışarı çıkman lazım. Burası en sevdiğimiz beslenme yerlerinden biridir. Kısaca mezbaha deriz..
-Bunu şaka sanmıştım. Yani mezbaha ya gidelim mi diye sorduğunda.
-Şaka değildi. En azından senin açından. Şimdi seni çıkartacağım. Bir an önce buradan uzaklaşmanı tavsiye ederim.Güneş doğana kadar kendine bir sığınak bul. Şanslısın efendi şu sıralar burada değil dinlenmeye çekildi. Doğuluları yemeyi çok sever. Benim de karnım tok bu gece. Korkmana gerek yok şimdilik. Tatlı almayacağım bu akşam


Kendi yaptığı espriden çok hoşlandığı belli muzurca kıkırdıyor. Gülmesi yüreğimi durduruyor korkudan. Kardeşlerimi ve annemi düşünüyorum. Buraya gelmeme ne kadar kızdıklarını işten ayrılmamı onaylamadıklarını düşünüyorum. “Keşke sağduyunun sesini dinleseydim. Maceranın ağa babasını bulup pişti oldun işte hatun. Keşke sigarayı bırakmasaydım ve keşke Hakan’la evlenseydim.Hiç olmazsa bir vampirin yanında nereye gittiğimi bilmeden kaçacağıma sıkıcı bir evde ama sağlıklı ve sakin bir hayat sürüyor olurdum” diye düşünüyorum.Bu düşünceler beni rahatlatıp gevşememi sağlıyor sanki saatler geçti aradan oysa saniyeler sürmedi …

Dışarı çıkıyoruz. Elimden tutuyor ve koşmaya başlıyoruz. Ay gökyüzünde asılı bir fener gibi yolumuz aydınlatıyor. Işığı tüm sokakları, kaldırım taşlarını ve tabelaları boyamış. Gündüz ışıl ışıl rengarenk olan bu yer şimdi bir mezar kadar sessiz. Bazen yan yana bazen de ben vampirin sırtında kaçmaya devam ediyoruz.

Peşimizdeler ve epey kalabalıklar ayak seslerini duymuyorum ama ensemde hissediyorum varlıklarını. Vücudum ateş gibi tüm giysilerim terden üzerime yapıştı. Bacaklarım, kalbim çığlık atmaya başladılar bile yorgunluktan. Eğer durursam, eğer durursam bir daha asla koşamam. Devam etmeliyim. Kaçmalı kurtulmalıyım. Dinleme kendini. Yorgunluğuna aldırma sadece koş. Koş tüm gücünle. Yoksa bitecek. Ahh tanrım böylesini hiç düşünememiştim. Ben bile. Üstelik geleli iki gün oldu. Daha çok erken.

Sonunda yakalanıyoruz. Beni önemsemiyorlar bile aralarında tartışıyorlar. Kendilerince bir hiyerarşileri var. Dışarıdan bakan sıradan biri genç kız ve erkeklerin biraz sertçe tartıştığını düşünür.

Tanrım korkudan ölmek üzereyim ve onlar da bu korkunun gayet farkındalar. Korkmaktan başka şey düşünemiyorum ki…Buram buram korku kokuyor olmalıyım. Sanki film izler gibi izliyorum onları kaçmanın faydasız olduğunun farkındayım.İnanılmayacak kadar hızlılar ve oldukça da sakinler.Üstelik sabaha çok var daha.
Vampir dostum bana dönerek

-üzgünüm, yapmak zorundayım.
-YOOO!!!

yanıma yaklaşıp kolumu çeviriyor ister istemez arkaya eğiliyorum. Kan koktuğunu fark ediyorum. Midem bulanıyor. Ağzındaki sapsarı dişleri ve parlayan gözleri ile bana bakıyorve hırlıyor. Pes ediyorum teslim oluyorum. Bitti artık. Yapacak bir şey kaçacak delik yok.

_Evet haklısın deliklere sıçanlar kaçar zaten. Sıçana benzer bir halin yok oysa. Bir saat önce fena görünmüyordun ama şimdi daha lezzetli kokuyorsun sanırım tatlıyı alacağım

Konuşamıyorum. Sadece duyduğum takırtının dişlerimden geldiğini farkediyorum. Üzerime eğilerek

-Korkma ,sonra görüşeceğiz diyor.

Önce kedi gibi koklayıp ardından köpek dişlerini boğazıma saplıyor. Acıdan ağzımdan fırlayan sesim boğuluyor zafer ulumalarının arasında. İştahla duyduğum yutkunma sesinin arasında Eiffel’in silüetinin arkasından aya doğru bakıyorum “ne kadar da sarı bu akşam” diye düşünürken yavaş yavaş her şey siliniyor ve karanlık boşluğa yuvarlanıyorum.

OYLUM ÖZMEN 09.05.2008

09 May 2008

ANNELER GÜNÜ


Yaşamı var eden tüm dostlarım, anneler gününüz kutlu olsun.Bir sene önceki dileklerimi aynen tekrarlıyorum.
***********************************************************
DİLERİM Kİ; DÜNYA ÜZERİNDEKİ TÜM ANNELER AÇLIK, SAVAŞ, HASTALIK KORKUSU OLMADAN YAVRUSU İLE BUGÜNÜ DOYASIYA YAŞARLAR.
***
DİLERİM Kİ ; DÜNYA ÜZERİNDEKİ TÜM ANNELER YAVRULARINA DOYASIYA KORKUSUZ SARILABİLİRLER.
***
DİLERİM Kİ ; HİÇ BİR ANNE EVLAT ACISI YAŞAMASIN .
***
BU GÜNDE NE ANNELER NE DE ÇOCUKLAR AĞLAMASIN.
***
ARTIK ANNELER DE ÇOCUKLAR DA ÖLDÜRÜLMESİN.
***
DÜNYADA YAŞAYAN HERKESİN BİR ZAMANLAR BEBEK OLDUĞUNU VE ONU CANI KADAR ÇOK SEVEN BİR ANNESİ OLDUĞUNU HERKES HATIRLASIN
Sevgilerimle
Oylum Özmen

25 April 2008

OLMALI


Öyle çok uykum var ki. Bazen bu dünyaya uyumaya geldiğimi sanıyorum. Tembellik insana bu kadar haz verir mi? Bütün gün boş boş gezinsem. Hiç çalışmasam ama para derdim de olmasa, canımın istediklerini alabilsem. Yok, öyle lüks bir hayat istemiyorum. Olursa hayır demem elbette ama ben canım istediği zaman uyumak, iş yapmamak, keyif çayları içmek, sadece canım istiyor diye fincanda pişen kahve içmeye kemeraltına inmek, kestane pazarında turlamak Güneş’in altına uzanıp doyasıya kitap okumak istiyorum. Eh bunlar olurken canımın istediğini alabilecek ,fazla strese girmeden alışveriş yapacak param da olsa güzel olur.

Cüzdanım olmalı sihirli; hep 100 lük banknot olmalı içinde. Ne kadar alırsam alayım, hep o yüzlük orda standart durmalı. Tabii günün para değerine göre. Ya da yukardan bir torba dolusu karşılığı olan 1.000.000 çek yürürken kafama düşmeli.

Yolda bazen hayal kuruyorum. Kurduğum uçuk hayallerden bazen kendim de ürküyorum. Hop kızım kendine gel uçtun artık diye uyarmak zorunda kalıyorum fani benliğimi. Zaten kendi kendime yola gelmezsem hayale en kaptırdığım anda son sürat ilerlerken kendimi popo üstü yerde buluyorum. Karizmamın çizildiğine mi yanarsın çoraplarının yırtıldığına mı yoksa. Hayır, hayalimin gerçekleşmeyecegini bende biliyorum, ama kardeşim sen neden karışıyorsun. Allasen hepimiz aklı yerinde, başı önde hanım hanımcık yürümek zorunda mıyız? Bu zavallı kulunda bazen parmak uçları yere değmeden gezinmek istiyor. Zaten çoğumuzun hayal kurmaya bile vakti yokken çok görme kulundan bu kadar zevki. Hor görme garibi yarabbim.

Uykuya geleyim. İnsan uyumaktan büyük keyif alıp nasıl uyabileceğinin yada uyuma ortamlarının hayalini kurabilir mi? Var mı böyle bir olay bildiğiniz? Üstelik uyuyamadığım zaman huysuz ve çekilmez de oluyorum. Şimdi şöyle serin bir duş almalı öğlen yemeğinden sonra. Dolaptan büyükçe bir kaseye papaz erikleri doldurup serin serin temiz bir gecelik giyip çarşafları yeni değişmiş yatağıma uzanmalıyım. Açık pencereden üzerime doğru ılık bir rüzgar esmeli hafiften. Erikleri tuzlamayalım lütfen. Tuzlarsak susarız ve su içmek için yataktan kalkmak zorunda kalırız. Su içersek uyanıp tuvalete gitmek zorunda kalırız. Bu da gördüğümüz birbirinden ilginç rüyaların bozulması demek olur ki keyif kaçtı mı geri gelmez maalesef.

Bazen de cadı olmak istiyorum. Canım, cadıyım biliyorum ama gerçek bir cadı olmak isterdim. Örneğin kendi klonumu veya maddeleşmiş bir hayalimi işyerine yollamalıyım bazen bütün gün benim yerime çalışsın dursun enayi. Bir el hareketimle şu gıcık olduğum karşı komşum tam önümden geçerken düşüvermeli. Bazen görünmez hale gelmeli arkamdan konuşulanları dinlemeliyim bakalım ne diyorlar, sizi gidi pis dedikoducular ne olacak? Şu gıcık politikacılar gene meydanlarda atıp tutarken elime bir çuval dolusu pislik alıp tam en heyecanlı yerinde konuşmanın boşaltmalıyım kafalarından aşağıya. İnsanlar bak şu Allah’ın işine diye şaşmalı.
Bir masal vardı çocukken okuduğum kraliçenin kızı dünyalar güzeliydi ve her istediği olurdu. Çok iyi Fransızca konuşayım derdi pat Fransızcayı bir fransızdan iyi bilir hale gelirdi. Matematik sınavında çok başarılı olayım derdi. Matematik sınavını hem çok çabuk bitirirdi hem de en yüksek notu alırdı. Üniversitede iken kendi kendine not alan bir kalemim olsun isterdim ben de mesela.

Müthiş bir fiziğim harika bir sesim olmalı ve klasik gitar çalmalıydım. Üstelik kim ne isterse buyur kardeş diye anında kafadan döktürebilmeliyim. Eğlencelerin en dikkat çeken en popüler bayanı da ben olmalıyım.. Bu müthiş fiziğe de o kadar iyi giyinecek kadar param olmalı. Üstelik iki veya üç çocuğum olmalı. Ama yaramazlıklarıyla bakıcılar uğraşmalı. Bana tatlı ve eğlenceli kısımları kalsın. Geceleri onlar kalksın uyutmaya. Çok ünlüler Sting, Dustın Hoffman falan beni tanımalı ve aniden iş yerime baskına gelmeliler. Bu arada nedense hala daha çalışmayı düşünüyorum. Deli miyim neyim?

Hem kedim hem de köpeğim olmalı. Ama evim tertemiz bahçem süper olacak. Kimse beni Everest’e filan tırmandırtamaz. Otur oturduğun yerde ne işim var dağda bayırda.Yükseklerde gözüm yok, ben konformistim. Tembelim Türkçesi. Ama kahvaltıyı Londra’da , kahvemi Paris’te, akşam yemeğimi Venedik’te almalıyım. Herkes bana hizmet etmeli. Ev işi olarak sadece canımın istediği yemeği yapmalıyım. En azından şu uykularımı keyfimce uyumalıyım. Rüyalarımı istediğim kadar uzun görebilmeliyim. Çünkü ben hayal kurmaz ve rüya görmezsem yaşayamam. Ben olamam ki!

Oylum

01 April 2008

Creme Brulée


Krem brulee nefis bir lezzet. Yapımı hem çok kolay hem de sıra dışı. Eğer krem karameli seviyorsanız denemenizi ve bu seçkin tat ile tanışmanızı özellikle tavsiye ederim.



Malzemeler


4 yumurtanın sarısı
1\3 cup bardağı toz şeker
1 1\3 cup bardağı krema
2\3 cup bardağı süt
1 portakalın kabuğunun rendesi
2 adet şekerli vanilin ya da 1 adet çubuk vanilin
Yakmak için şeker.

***

1-Fırınımızı önceden 150 dereceye ayarlıyoruz.
2-Yumurta sarıları ve toz şekeri çırpıyoruz. Crem brulee yaparken dikkat etmeniz gereken noktalardan biri asla elektrikli mikser kullanmamak.Yumurta çırpacağı ya da en kötü ihtimal çatal kullanın. Şeker eriyip karışımın rengi iyice açılıp hardal kıvamına gelene kadar çırpmaya devam edin..
3-Krema, süt ,vanilya (yada ikiye kesilmiş içi sıyrılarak alınmış iç ve kabuğu ile birlikte vanilya çubuğunu) ve portakal kabuğunu çelik tencerede karıştırarak kaynatın.
4-Hazırladığınız kremalı karışımı yumurta sarılarına yavaş yavaş yumurta çırpacağı ile homojen hale getirecek şekilde karıştırarak ekliyoruz. Tıpkı mayonez yapar gibi.
5-Ayrı bir kap içine (mümkünse büyükçe bir ölçü kabı kullanırsanız kaselere paylaştırmanız daha kolay olur.) tel süzgeçten geçirerek süzün. Süzdüğünüz karışımı fırına dayanaklı porselen sufle kaplarına paylaştırarak önceden ısıtılmış fırında ben mari (en az yarısına kadar su doldurun) yöntemiyle pişirin.Tepsiye suyu sufle kaplarını yerleştirdikten sonra ekleyin.
Krem brulee düşük ısıda pişer. Önemli noktalardan biri de üzerinin fazla koyulaşmadan kalmasıdır. Pişip pişmediğini sallayarak anlayabilirsiniz. Fırından çıkardığınız ve hafifçe salladığınız da kap içindeki sıvı pişmiş krema krem karamel kıvamında olmalıdır. Yani fazla sallanması tavsiye edilmez.
Frırn tepsisini alın. Sufle kaplarını hemen sudan çıkarın ki pişme dursun. Çıkarttığınız kapları mutfak tezgahının üzerinde soğuttuktan sonra buzdolabında 1 gece dinlendirmenizi tavsiye ederim.
Servis yapmadan önce krem brulenin üzerine bolca toz şeker serpin. Kap içindeki kremanın üzerini şekerle kapladıktan sonra fazla şekeri döküm. Kabın kenarlarının yanarak koyulaşmaması için kenara bulaşmış şekeri temizleyin.Varsa ascı meşalesiyle yoksa mutfak çakmağı ile yada bulanilirseniz kızdırılmış metal levha ile üstteki şekeri yakarak karamelize edin.Eğer hiçbirini bulamazsanız fırın ızgarasını kullanabilirsiniz.
Böylece krema üzerindeki şeker nefis bir kahverengiye dönüşecek karamelize olarak sertleşecektir.
Bu aşamada tatlınızı bekletmeden hemen servis yapın.


Afiyet olsun
Oylum Özmen

19 March 2008

WAFFLE



Oğlum hasta olduğu zaman, yemek yemek yerine oyun oynamayı tercih ettiğinde, arkadaşlarla bir yaz akşam üstünde bahçede çayla demlenirken ya da sıcak bir akşam üstü nefis bir dondurmayla birlikte bizim evin vazgeçilmezi olan,; pazar kahvaltılarımızı şenlendiren besinlerimizden biride waffledır.İki türlüsüde nefistir. Eğer çikolata reçel veya dondurma ile tüketilecekse klasik tarif eğer sadece waffle yenecekse veya oyun oynayan çocukların ellerine tutuşturulacaksa Belçika usulu waffle yaparım.Her ikiside inanılmaz lezzetlidir.Hayat kurtarıcıdır.Oğlumun hastayken bile itiraz etmediği yegane gıdamız.Hem sıcak hem soğuk tüketilebilen avrupa usulü kahvaltılık ekmekçikler ya da nefis gofretler. Buyrun tariflerimi;

KLASİK WAFFLE

2 cups un,
1 paket kabartma tozu,
1 paket şekerli vanilin (isteğe bağlı)
1 çay kaşığı tuz
3 yemek kaşığı şeker
4 yumurta (sarısı ve beyazları ayrılmış)
1+1/4 cup süt
½ cup bitkisel yağ ya da erimiş tereyağı veya margarin
1 tutam tarçın (isteğe bağlı)

1-Un,tuz,şeker,kabartma tazu ve vanilyayı genişçe bir kaba eleyin. Ortasını açın.
2-Ayrı bir kapta 4 yumurtanın sarısı ,süt ve yağı birlikte çırpın.Unlu karışıma ilave ederek güzelce karıştırın
3-Yine başka bir kapta 4 yumurta beyazını kabarıp kar haline gelene kadar karıştırın.
4-Kabaran beyazıda hazırladığınız hamura ilave edin.
6-Waffle kalıplarını kızdırın gerekiyorsa yağlayın ve birer kepçe (dikkat kalıpların büyükleri değişmektedir.İlk defa kullanıyorsanız bir yemek kaşığı ile başlayın ve miktarı yavaşça artırarak kalıplarınızn ölçüsüne göre ayarlayın) kızgın kalıplara dökerek renkleri altın sarısı ve karamel rengi arası bir renk alana kadar pişirin.

Reçelle birlikte veya yazın dondurma ve vişne şerbeti yada limonata eşliğinde servis yapın.

Hamura bir miktar tarçın da ilave ederseniz nefis bir lezzet alırsınız.

Diğer tarifimiz biraz daha farklı.Belçikalıların waffle, parmak patatesi, midyeleri ve butik mağazalarında sattıkları çikolataları çok ünlü.Kendileri müthiş yemek yapmakla övünürlervki pek de haksız sayılmazlar. Bu waffle de çok lezzetli bir tarif. Diğerlerinden farkı ise kabartma tozu yerine maya kullanılmasından geliyor.

BELÇİKA USULÜ WAFFLE

-3+1/4 cup un
-7 gr instant kuru maya (1 paket)
-4 yumurta-oda sıcaklığında
-Tam yağlı süt-(eğer biraz daha kabaran puf puf bir waffle isterseniz içine bir miktar maden suyu koyabilirsiniz.)
-250 gr tereyağı
-Şekerli vanilin
-Bir tutam tuz
-3 yemek kaşığı toz şeker (şeker miktarını keyfinize göre ayarlayın.Biz reçelle yemeği sevdiğimiz için bu miktyar bize yeterli)
.
1-Sütü ılıtın.İçine mayayı ve bir kaşık kadar şekeri ilave ederek kabartın.
2-Bu arada tereyağının eritin ama kenarlarının koyulaşmamasına dikkat edin.Waffle ın tadında farkedilebilir bir değişikliğe neden oluyor.
3-Yumurta sarılarını ve beyazlarını ayırın.Beyazlarını kar haline gelinceye kadar çırpın.
4-Süt miktarını özellikle belirtmedim.hamurunuzun pan cake hamuru gibi koyu kalın bir hamur olması gerekiyor.yani kalıpta rahat yayılmalı ama akmamalıdır.Sütünüzü bu kıvamı elde edecek şekilde ekleyin.
5-Büyük bir kaba yumurta sarılarını sütü margarini vanilya ve bir tutam tuzu ekleyerek güzelce çırpın.
6-Hamura kar haline gelmiş yumurta aklarını ilave edin.
7-Oda sıcaklığında hamur iki yada üç katına ulaşana kadar dinlendirin.İsterseniz ertesi gün için akşamdan hazırlayarak gece boyunca dinlendirebilirsiniz.
8-Yağlanmış waffle kalıbında pişirin.

Afiyet olsun
Oylum Özmen

14 March 2008

NEYE DAHİL


Ne kalabalıklar, ne kahkahalar, durdurmuyor mu bu hüznü ?

Hiçbir şey yokken, içinden geçen bir şiirle bükülüyor mu boynun yana doğru?
Neye dahilsin tam olarak?
Kalabalıklara? Kahkahalara? Hüzne?
Neye Dahil?
İçine çevir yüzünü, ne o daha mı karanlık, bulamadın mı yolunu…?

Ne sokaklara, ne kaldırımlara , ne büyük caddelere sığmıyor mu yüreğin o kadar mı büyük sadece? Taşıyamıyor musun çok mu ağır?

Gün Batımları; sadece dünyanın döndüğünü mü hatırlatıyor ? Ya yakamozlar, sadece ışık yansımaları mı sendeki en derin anlamı? Yıldız kaydığında tutacak bir dileğinde mi yok ?

Ne acı…!

Leyla
19.04.2007
23.47