25 Aralık 2007

PROFİTEROL



Çocukken evimize karşı komşumuz Bedriye teyze sayesinde tanıştım profiterol ile. Öyle heyecanla çalışırdı ki görüntüsü gözümün önünde.Şimdi ne yapıyor bilmiyorum ama bu tarif ondan hatıra bize. Kulakları çınlasın. Annem minik topları üst üste dizer üzerlerine karamel yada çikolata sosu dökerken sihirli bir şey yapıyormuş gibi izlerdim onu.

Çocukken her şeyin tadı başka. Kek hamuru hazırlarken oğlum elinde kaşıkla kabın dibini sıyırmak için beni bekliyor tıpkı benim bir zamanlar yaptığım gibi. Bir sürü hijyen ve sağlık düşüncesinin yanında ben o anları öyle büyük bir mutlulukla hatırlıyorum ki oğlumdan bu güzel anıları bende esirgemiyorum. Şu bir gerçek ki olgunlukta bizi ayakta tutan şey çocukluk anılarımız.

Ama maalesef oğlumun tatlılarla arası pek iyi değil.Bu nedenle yaptığım bezeler,kekler ve tatlılar genelde bana kalıyor.Ehh bunda pek sevinecek bir şey yok.Rejime girdiğimden beridir bende uzak duruyorum bu lezzetlerden.

Gelelim tarifimize.Profiterol un asıl malzemesi can damarı hamurudur.Türkçede şu (choux) olarak adlandırılan bu hamur diğer tatlı hamurlarından farklı olarak pişirilen kendine özgü değişik bir tadı olan bir hamurdur.Tatlılarla birlikte çok iyi gitmesine rağmen tuzlu türlerle de iyi gittiğini ben tespit ettim..

Choux hamuru için

1 su bardağı+1 yemek kaşığı un
4 yumurta
60 gr margarin
1 tutam tuz
1 su bardağı su
***
1-Suyu ısıtın.İçine margarin ve tuzu ekleyin.
2-Margarin tamamen eriyince unun hepsini tencereye dökün ve ateşin altını kısın.
3-Hamuru tencerenin altında beyaz bir tabaka oluşuncaya kadar tahta bir kaşıkla devamlı ve hızla karıştırın.
4-Hamur pürüzsüz parlak bir kıvama gelince tencereden kolaylıkla ayrılmaya başlayacaktır.
5-Hamuru soğuk bir kaba alın ve hafif ılınınca yumurtalardan birini kırın ve mikserin burgu uçlarıyla karıştırarak hamura iyice yedirin. Kalan yumurtaları da teker teker kırıp bu işlemi tekrar edin.
6-Hamurunuzu bir tatlı kaşığı hamur sıkma torbası yada yağlı kağıttan hazırladığınız külahın ucunu incecik keserek yağlı kağıt döşenmiş tepsiye 3-4 santim büyüklüğünde toplar halinde sıkın . Hamuru tepsiye sıkarken çok sık aralıklarla dizmeyin.Çünkü hamur pişerken iki üç kat büyür.
3-Önceden 200 dereceye ısıtılmış fırında 25-30 dakika kadar pişirin. Ancak hamur pişerken kesinlikle fırını açmayın.
4-Hamurunuzu mutlaka tel üzerinde soğutun. Aksi takdirde hamur nemlenip yumuşayabilir. Piştiğini ise üzerine vurduğunuzda çıkan tok sesten anlayabilirsiniz. Sivri uçlu krema torbanız yoksa hamurunuzu tırtıklı ekmek bıçağı ile daha düzgün kesebilirsiniz.


Krema için

1-1/2 su bardağı toz şeker
2-3 çorba kaşığı un
3-2 su bardağı süt
4-125 gr margarin
5-1 paket vanilya
6-1 su bardağı toz şeker veya pudra şekeri

***
1-Yumurta şeker süt ve unu mikserle karıştırarak birbirine iyice yedirin.Koyu muhallebi kıvamına gelene dek kısık ateşte devamlı karıştırarak pişirin.
2-Ateşten alın içine margarin ve vanilyayı koyarak iyice mikserle iyice karıştırın. Kremanın soğumasını beklerken üzerinin kaymak bağlamaması için arada sırada tahta kaşıkla karıştırın.
3-Sivri uçlu krema torbanız ile ya da yoksa kenarını kesip açtığınız profiterollerin içine kaşıkla kremayı doldurun.
4-Bir servis tabağına piramit şeklinde üst üste dizin.
5-Profiterol için çikolata sosu tercih edebileceğiniz gibi karamelde kullanabilirsiniz. Ben genellikle karameli görüntüsünü sevdiğim için tercih ediyorum.
6-1 bardak şekeri kısık ateşte kalın dipli tencerede ısıtın. Şeker kenarlardan erimeye başlayınca tahta bir kaşıkla devamlı karıştırın. Altın gibi parlayan koyuca bir karamel elde edince kadar karıştırmaya devam edin.
7-Bir çatal yada kaşık yardımıyla piramitinizin üzerine karameli yayın.Ya da her bir profiterol topunu tek tek karamele de batırabilirsiniz.

Afiyet olsun
Oylum Özmen

18 Aralık 2007

ELMALI TART



Bu tarifi çok severim.Genellikle de elmalı ve tarçınlı pişirmeyi tercih etsem de ballı ve marmelatlısı da inanın çok lezzetli oluyor.Şimdi elma zamanı geldi.Mutlaka denyin eğer sizde benim gibi bir elma severseniz.

MALZEMELER

1 Bardak şeker
½ paket erimiş margarin (125 gr)
1 yumurta
1 bardak süt
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya
Aldığı kadar un
2-3 adet elma
Tarçın

***
Tüm malzemeyi çırpın.
Aldığı kadar unu ilave edin. Hamurunuz kek kıvamında olmalıdır.
Yağlanmış 30 cm.lik tepsiye yayın.
Üzerine ince dilimlenmiş elmaları sıkça yayın.
Pişince üzerine bal veya marmelat dökülür. Eğer bal veya marmeladı tercih etmezseniz fırına vermeden önce elmaların üzerine tarçın serperek fırına verin.
Orta hararetli fırında pişirin.
İyice soğuduktan sonra mümkünse ertesi gün servis edin.

Afiyet Olsun

Oylum Özmen

12 Aralık 2007

Kahve Ve Kitap Keyfi'nin Dayanılmaz Hafifliği


-Kahve kitap keyfinin dayanılmaz hafifliği etkinliğinde hediyemi ben sevgili Fidan'dan aldım. Canım arkadaşım aldığın kitap o kadar sürükleyici idi ki bir solukta okudum.En kısa zamanda kitabını blogumda büyük bir zevkle tanıtacağım.

-Hediyelerim geldiğinde malesef ben iş yerinde değildim.Elimde olmayan nedenlerden dolayı hem işimden hemde bilgisayarımdan uzakta kaldım.Hatta aklıma bile gelmedi desem yeridir.Ama tüm o sıkıntımın ortasında bir sabah işe geldiğimde masamın üzerinde beni bekleyen kargo paketini görünce önce şaşırdım. Allah Allah bu ne ola ki diye düşünürken bir yandan da paketide mıncıklıyordum. İşte o anda elimin altında hissettiğim kahvenin kendine özgü dokusu beni kendime getirdi. Yaşasın benim hediyemde gelmişti. Heyecanla paketimi açtım. Kitabımı kurcaladım ama önce kahveyi açıp kendime güzel bir kahve yaptım. Nefisti. İnsanın mutsuz ve karamsar hissettiği bir dönemde gelen hediye benim için yağmur yağarken aniden güneşin açıpta gözkyüzünde parlak renkli bir gök kuşağının oluşmasına benziyordu. Beni rahatladı ,sevindirdi ve huzur verdi. Hiç tanımadığın birirleri tarafından düşünülmek ve emek harcanarak sana bir kitap seçilmiş olması çok hoş bir duygu.

-Kahve verip hizmet edenlerin çok kitaplığın hep dolu olsun arkadaşım çok çok teşekkür ederim.

-Tabii bu güzel etkinliği akıl edip elini taşın altına koyan emek veren Burçak'ada çok teşekkür ediyorum. Sayende yeni insanlarla tanıştım yeni dostlarım oldu.İyi ki varsın. Kitapsever insanları sayende tanımak büyük bir onur.Bu şimdiye kadar katıldığım en değişik ve keyif verici etkinlikti.


Oylum Özmen




06 Aralık 2007

SUSKUNLAR



"KUSURUM BENIM IMZAMDIR"

En sevdiğim yazarların başında İhsan Oktay Anar gelir. Fantastik edebiyata ve bilim kurguya hayranlığım da büyük bir etkendir bunda.Bence kendisi insana keşke daha çok yazdırsa dediği kurgu ustası bir yazardır. Yazdığı tüm kitaplar bu türün en sağlam örnekleriyle boy ölçüşebilecek kadar iyi ve Türkiye de tek. Kitaplarındaki inanılmaz ayrıntılarla sizi saşkına çevirmeyi kolayca başarabilecek, yurt dışında ve içinde bir çok ödül almış, türk edebiyatı için son derece önemli, kendi halinde, biraz çekingen, kaç bin tane tarih kitabı okuduğunu tahmin edemediğim filozof ve ayrıca kemani.

Üstelik İzmirli olmasına rağmen İstanbulu bu kadar güzel anlatması bir harika.İhsan Oktay’ın kitaplarının okurken tarif ettiği sokaklarda bende dolaşır hatta kokusunu alırım..

Tüm kitaplarında yüzlerce yıl öncesinin osmanlıcasını kıvrak bir şekilde kullanırken bizi yep yeni hayallere ve mistizme sürüklüyor.

Örneğin bir önceki kitabı Amat’da olduğu gibi.Amat 58 toplu Nuh Usta tarafından Navarin'den gelen 247 adet meşe ağacından yapılmış bir kalyonun adıdır. Mürettebatı da tam tamına bu sayıdadır. Gemi kendine has bir dünyadır.

Kaptan efendisi Diyavol Paşa, Koca Reis'i (yani ikinci kaptanı) Kırbaç Süleyman'dır bu geminin. 50 tüfenkçi yeniçeri ile birlikte güverteyi temizleyen, yelkenleri açıp kapayan, savaş zamanında da eline kılıcı alıp yan gemiye atlayan marineller, gabyarlar, topçular, zabitler, ayakçılar ve aşçı, marangoz, hekim, dümenci daha onlarca tür işle görevli bir sürü kişinin kaderi bu ikilinin elinin altındadır

Suskunlar da ise tema müzik ve iyi ile kötünün çatışması. Birbiri içine girmiş öykülerden olaylar örgüsünden romana ulaşıyorsunuz.Olaylar ve kişiler birbirlerinden farklı ve uzak iken sonlara doğru bir bütün oluşturduğunu görüyorsunuz. Romanda esasen Bâtın ve Tağut’un savaşı var. Birbirinin zıttı bu iki güç mücadele ederken insanları kullanıyorlar. Bu güçler tarafından yönlendirilen insanlar ise kendi aralarında çatışmaktan ve didişmekten de vazgeçemiyorlar.Tabii elbette aşk da var.Her şey aşkla başlıyor zaten. Bir zamanlar Alessandro Perevelli adında Venedikli genç bir müzisyen olan cüce altıparmaklı Pereveli İskender, İstanbul’a köle olarak getirildiğinde onu satın alan kanuni Asım ile aynı kıza aşık olunca Asım’ı öldürüp, onun kız için bestelediği semaiyi de bozar.Hem de öyle bir bozmak ki. Çünkü bu on iki parmaklı cüce müzikten nefret ediyor ve camilerde vaaz verirken müziği ve şarkıyı cehennemin laneti şeytanın çağrısı olarak anlatıyor kendine hayran cemaate. Bunun üzerine hortlayan Asım’ın hayaleti de tüm İstanbul kentine musallat oluyor. Besteyi düzeltip Asım’ın ruhunu huzura kavuşturmak Davut’a kalıyor.

Roman boyunca Bâtın hep “gizli saklı” kalıyor. Sadece oğlu Zâhir yoluyla varlığını hissettiriyor ve romanın sonunda, ama yine de kimsenin göremeyeceği şekilde ortaya çıkıyor. “Haddini aşan” Tağut da çoğunlukla bir konağın derinliklerinde gizleniyor ve sadece hizmetkarlarına görünüyor.

Sonuçta sürekli çatışan iki ilahi güçten biri galip geliyor ve ona hizmet eden insanlar da yaşamlarına mutlu devam ediyorlar

'' kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür'' hz. Mevlana

Eflâtun rengi hayaller kuran bir 'suskun'un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin 'gerçekliği'nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.


Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin 'nefesini üfleyen' ve ona 'can veren' bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü... Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri... Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar'ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.


Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.


Suskunlar'ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de 'suskunlar'dan biri olacaksınız...(Kitabın arka yüzü)

***************************************************************************
Yazımı kitaptan ufak bir alıntıyla tamamlıyorum:


İhtiyar bekçi o uğursuz gıcırtıyı işte tam bu sırada işitti. O kadar kasvetli, o kadar tekinsiz bir sesti ki bu, şeytanın zifiri karanlıktan yonttuğu bir ifritin kahkasına benziyordu.
Hayalet tam karşısındaydı!

Tövbeler tövbesi! Başında Mevlevi külahı ve üstünde etekleri açılmış tennuresi ile sema ediyor, bir kolunu yukarı açmış dönüp duruyordu. Ama hayaletin asıl korkunç tarafı, gövdesi döndüğü halde kafasının sabit kalması, delici bakışlarını bir an olsun zavallı bekçiden ayırmamasıydı. Sema ederken çevreye mavi bir nur yayıyor ve ince dudaklarındaki kıvrıma bakılırsa, belki de adamcağıza ürkütücü bir şekilde gülüyordu. Eli ayağı gevşeyen bekçinin tam üç gün üç gece tirtir titremesinin ve bir hafta boyunca konuşamamasının yegane nedeni de işte bu hayaletti.

***********************************************************************************
Ne ilginçtir ki kıble duvarında hep bir akrep ya koç ya aslan yahut bir başka burcu temsil eden çerçeveli bir resim olurdu. Çünkü bu çalgılı kahvehanede çalınan eserler, saz üstatlarının maharetini hakkıyla ölçmek için, o mevsimde güneşin bulunduğu burca göre tayin edilirdi. Mesela güneş oğlak burcundaysa buselik, koçtaysa rast, balıktaysa uşşak makamları revaçta olurdu.
***************************************************************************
Yayımlanmış Kitapları
Puslu Kıtalar Atlası (1995)
Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri (1996)
Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri (1997)
Amat (2005)
Suskunlar (2007)
KAYNAK:VİKİPEDİ

29 Kasım 2007

SİYAH SÜT





Aslında çok büyük bir merakla bekliyordum Elif Şafak’ın anne olduktan sonra yazacağı romanı..Bu kadar büyük bir yetenek , beni bu kadar derinlerden vurmayı başaran ve etkileyen bir yazar anne olduktan sonra bu deneyimi tattıktan sonra kim bilir neler yazacaktı

İlk romanı olan Pinhan’ı okuduktan sonra bu kadar genç bir insanın bu kitabı nasıl yazabildiğini düşünmüş üstelik gazetede ki o çok hoş kadını görünce de şaşırmış ve uzun uzun gıptayla seyretmiştim. Pinhan’dan sonra tüm kitaplarını okudum sanırım. Pinhan,Bitpalas,Mahrem,Araf,Baba ve piç.

Sonunda kitabı çıktı Siyah Süt. Yeni başlayanlar için Postpartum depresyon alt başlığıyla. Kitap’ın önsözünde "Anneliğin sadece pozitif yanlarından bahsedilmesinde yanlış, yanıltıcı bir şeyler var. Zira annelik aynı zamanda çetrefil, karmaşık ve kimi zaman hayli zor." diyor taze anne Elif Şafak.

Tamamiyle aynı fikirdeyim. Kutsaldır çok müthiştir falan ama zordur arkadaş anne kimliğine bürünmek.Kimse kimseyi kandırmasın.

Neyse, Elif Şafak beni son romanında çok şaşırttı. Onun dil kaygısını bu konuda olan düşüncelerini okuyucuları bilir. Güzeldir kitapları ve dili. Ama bu bambaşka. O kadar içten o kadar samimi ve dürüstçe yazılmış ki.Kadın olup ve anne olup içindekileri itiraf etmeye cesaret edebilen tüm hem cinslerim bana katılacaktır.

Eğer biraz entelektüel alt yapıya sahipseniz nasılda ret ederiz içimizdeki o evcimen “anaç sütlaç hanımı”.Nasıl desem o basittir biraz sıradandır. Sokaktaki komşu kadındır. Annemize benzer falan. Sonra bazı okuyup yazmış mürekkep yalamış kısmımızı , bu evcimen “anaç sütlaç hanım”ın yanı sıra içimizdeki o kadını ortaya çıkarmak da rahatsız eder yani “saten şehvet hanımı”

Ama Elif Şafak işte ben buyum diyor. Hepsini sırayla anlatıyor. Evde kalmış kız manifestosunu yazdıktan sonra nasıl evlendiğini ve kendini nasıl hamile buluverdiğini içinde yaşadığı karmaşayı ve kaygıyı anlatıyor. Anne olan yazarların hayatlarından notlar sunuyor.Kadın olmanın üstelik anne olmanın zorluğundan bahsediyor.

Sonra hepimizin yaşadığı başarısız olma korkusundan. Bir çok işi çok güzel yaparız da nedense emzirmede , gaz çıkarmada yada uyutmada başarısız oluruz. Mükemmel olamadığımız için kendimize kızar kahrolur sonra tekrar tekrar kendimizi sorgularız nerde neyi yanlış yaptık.Yoksa biz anneliğe uygun değil miyiz?Vicdan azabı ve paranoya annelerin yakından tanıdığı duygulardandır.

Öyle bir roman ki bazen gülüyor bazen şaşırıp hüzünleniyorsunuz.

Kendi yaşadıklarım aklıma geldi okurken arkadaşlarımın anlattıkları. .Durmadan ağlamam. Bebekle yalnız kalmaktan korkmam.Sanki annesi değil de tutmayı bile beceremeyen bir yaratıktım.Zor günlerdi benim için.Eminim benimle yaşayan diğerleri içinde zor geçmiştir.Uzun süre kendime gelemedim.

Neyse kitaptan bir alıntıyla tamamlıyorum yazımı:

Kasım ayı nasıl uykusuz geçtiyse aralık ayı da ayakta uyumakla geçiyor. Bebeğin ihtiyaçlarını karşılamak dışında her an, her saniye uyukluyorum. Ne televizyon seyretmek geliyor içimden, ne kimseyle sohbet etmek. Ayakta uyurken de iş yapılabileceğini keşfediyorum. Biliyorum ki on dakikadan fazla uyanık kalırsam er ya da geç parmak kadınlar kavgaya tutuşacak. Yorgunum dırdırlarından. "Keşke sussalar, beni rahat bıraksalar..." diye geçiriyorum içimden. Sırf onları işitmek zorunda kalmamak için günler geceler boyu uyumaya razıyım. Bu durumun depresyonun bir sonraki aşaması olduğunu henüz kestiremiyorum. "Ah bilsem, bilseydim ne dediğimi, ne dilediğimi... Hiç ister miydim parmak kadınlardan kurtulmayı..."


Bir sabah uyandığımda odada yalnız olduğumu görüyorum. Hayret. Etrafımdaki yardımsever tabur nasıl olduysa bir yerlere dağılmış. Yeniden uykuya dalmaya çalışsam da nafile, yapamıyorum. Derken belli belirsiz bir ses işitiyorum. Yumuşacık, çocuksu ama ürkütücü aynı zamanda. Korku filmi jeneriği gibi. Çıngırak sesi bu. Doğrulup baktığımda yatağın ucundaki ipe bağlı çıngırağın nazlı nazlı çaldığını görüyorum.


İpin ucunda tuhaf bir şey dikiliyor. Dumandan yapma bir figür bu. İki metre boyunda. Arkadan atkuyruğu yapmış uzun, siyah saçlarını. Bir tutamını beyaza boyamış, yüzüne düşürüp tarz yapmış. Tek kulağında fındık büyüklüğünde elmas bir küpe ışıldıyor. Yuvarlak, metal çerçeveli gözlük takıyor. Ufacık bir keçisakalı var. Yüzü minnacık ama gözleri kor kor. Kâh inceliyor, uzuyor tabandan tavana kadar. Kâh genişliyor, yayılıyor bir uçtan bir uca. Odanın orta yerinde puro dumanı gibi ha bire tütüyor. Bir elinde şık bir baston, kafasında İngiliz asılzadelerinin taktığı türden siyah bir fötr şapka var.


Cinlerin cinsel hayatları hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama bu cin bende gay olduğu izlenimi uyandırıyor. Hem gay, hem de bir uluslararası modacı kadar şık ve ukala.


"Kimsiniz?" diyorum tedirginliğimi saklayamadan. "Ah, tanımadınız mı beni?" diyor bozulmuş gibi. "Loğusalara dadanan cinleri duymadınız mı yoksa?" Yüzümü ateş basıyor. Gene de sakin görünmeye çalışıyorum. "Anneannemin bahsettiği Alkarısı sen misin yoksa?" Bir kahkaha patlatıyor. "Alkarısı mı? Hayır canım, daha neler" diyor. "O eskidendi. Alkarısının modası çoktan geçti. Yaşlandı, emekliye ayrıldı. En son duyduğumda şirret Cinler için tahsis edilen bir huzurevinden sepetlenmişti. Orada da çıngar çıkarmış haspa. Şimdi başka bir huzurevinde kalıyor yanılmıyorsam. Senin anlayacağın bu işleri çoktan bıraktı. Loğusalara Dadanan Cinler Sıralamasında İlk On'a bile giremez artık. Modern çağda modern cinler türedi." "Cinlerin de yaşlandığını bilmiyordum" diyorum. Cebinden ipek bir mendil çıkarıp başlıyor gözlüklerini temizlemeye. "Yaşlanmaz olur muyuz hiç? Abıhayat mı içtik sanki? Tabii yaşlanıyoruz" diyor içini çekerek. "Maalesef..."


Dikkatlice bakıyorum karşımdaki yaratığa. Göründüğü kadar genç olmayabileceği şüphesi düşüyor içime. Bakımlı bir cin bu. Belli ki özen gösteriyor kendine. Cinler de estetik yaptırıyor mu acaba? Gözlüklerini takıp devam ediyor konuya: "Tabii siz zavallı âdemoğulları, havvakızları kadar çabuk yaşlanmıyoruz neyse ki. Yoksa kafayı yerdik herhalde. Sizin on seneniz yaklaşık olarak... dur bakayım..." Bir hesap yapıyor aklından. "Sizin on seneniz bizim yüz on iki senemize tekabül ediyor. Senin anlayacağın yüz yaşında bir cin daha çocuk sayılır bizim oralarda. Alkarısı'na gelince... Nasıl desem, daha çok bir nostaljiden ibaret."


"Cin nostaljisi de mi var?" diye soruyorum saf saf. "Olmaz mı? Sen hiç Walt Disney izlemiyorsun herhalde. Adamlar bir sürü filmde bizi kullanıyorlar dekor diye. Bari gerçekleri yansıtsalar, içim yanmaz. Ne o öyle, bi dudağı yerde bi dudağı gökte lamba cini mi kaldı bu devirde?"
" Kalmadı mı?" "Artık erkek cinler de kendilerine bakıyor" diyor. "Öyle masallardaki gibi göbek beş kat yağ bağlamış, kafada fes, altta şalvar filan kalmadı. Çoktan geçti bunlar. Hepimiz çağa ayak uydurduk. Ben mesela her gün düzenli sporumu yaparım. Bir gram fazla yağım yoktur."


Nihayet akıl ediyorum sormayı. "Kimsiniz siz Allah aşkına?" Çevik bir hareketle şapkasını çıkarıp, yerlere kadar eğilerek abartılı bir reveransla selamlıyor beni.


"Pardon, unuttum kendimi tanıtmayı. Bendeniz Post-natal Depresyon, namı diğer Lord Poton. Ama siz bana kısaca Poton diyebilirsiniz." Göz kırpıyor muzipçe. Gözlerinde delişmen parıltılar. "Dostlar arasında! Arkadaşlarım bana öyle der."


Sırtımda bir ürperti. Tüylerim diken diken. Hiç hoşlanmıyorum bu kendini beğenmiş mahluktan.


"Ne istiyorsunuz?" diyorum kaşlarımı çatıp.


"Ne mi istiyorum?" Bir kahkaha patlatıyor. "Valla ne istemiyorum ki?"
Ciddileşiyor aniden.


"Esas soru şu. Siz ne istiyorsunuz?" diyor. "Sizli bizli konuşmayı bırakalım. Sen ne istiyorsun? Dile benden ne dilersen. Ben senin cininim. Ama öyle sıradan bir cin değil."


Ancak o zaman yaratığın elindeki kızılımtrak kutuyu fark ediyorum.


"Bu kutunun içinde deste deste duygusal kriz, gözyaşı, hıçkırık, tutarsızlık, alınganlık, suçluluk duygusu, evham, endişe, iniş çıkış var. Dedim ya, dile benden ne dilersen."


"İyi de ben sizi... seni tanımıyorum bile..." diyebiliyorum, cılız mı cılız bir sesle.


"Dert değil" diyor müstehzi bir tebessümle. "Tanışırız". Sonra kemikli ellerini uzatıyor bana.
"Baştan alalım istersen. Tanışalım, koklaşalım. Bendeniz Lord Poton. Seninle tanıştığıma ne kadar memnun oldum bilemezsin


Lord Poton öyle kıvrak ve kaypak bir oyuncu ki, ne kadar korkunç bir mahluk olduğunu hemen anlayamıyorum. İlk günler merakla inceliyorum onu. Tanımaya çalışıyorum. Bilmiyorum ki o bu esnada iyice yerleşiyor, yerini sağlamlaştırıyor.


Derken bir sabah pat diye açıveriyor yanından hiç ayırmadığı kızılımtırak kutuyu. İçindeki evhamları, zanları, kaygıları, korkuları boşaltıyor odanın orta yerine. Kalakalıyorum. Bir kum fırtınasının orta yerinde gibiyim. Değil kaçmak, kıpırdamak bile nafile geliyor. Hüzün hortumu dönüyor da dönüyor. Duruyorum tam orta yerinde. Boşalan kutuyu suratıma tutuyor Lord Poton.


"Şimdi, bu kutunun içine ne koysak acaba?" diyor muzip bir ifadeyle. "Yazıktır boş kalmasın değil mi?"


Ne yapacak acaba diye bekliyorum kaygıyla.


"Hah, buldum" diyor Lord Poton dilini şaklatarak. "Senin şu parmak kadınları buraya hapsedeceğim. Ne dersin?"


"Sakın yapma böyle bir şey, çok üzülürler" diyorum.


Yaklaşıyor. Sesi tehditkâr. "Peki ya sen? Sen de üzülür müsün?"


Başımı sallıyorum ama ikna olmuyor. Engel olmak istiyorum ama takatim yok.


Lord Poton manikürlü parmaklarını uzattığı gibi içimden bir bir çekip çıkarıyor İçimden Sesler Korosu'nun üyelerini.


İlk yakalanan Hırs Nefs Hanım oluyor. "Hop, ne oluyoruz?" diye tiz bir çığlık atıyor zorla kutuya konurken. "İşim gücüm var benim. Bırak!"


Sırada Pratik Akıl Hanım var. "Bana bak korkunç yaratık, çek ellerini üstümden, gömleğimi buruşturuyorsun" diye öğretmen edasıyla Poton'u azarlıyor.


"Zahmet etmeyin lütfen. Ben kendim giderim nereye gidilecekse" diye vakur, tek başına yürüyüp kutuya giriyor Can Derviş Hanım.


"Poton Beycim bu ne acele, önce biraz konuşsaydık" diye dişiliğini kullanarak onu oyalamaya çalışıyor Saten Şehvet Hanım.


"Ocakta yemeğim vardı, ne olursunuz bari pişsin de öyle tutuklayın" diye yalvarıyor Anaç Sütlaç Hanım.


"Sen kendine Lord Poton diyorsun ama depresyonun ya da melankolinin bir adı da Kara Güneş'tir. Julia Kristeva der ki..." diye anlatıyor da anlatıyor Sinik Entel Hanım ensesinden havaya kaldırılmış vaziyette götürülürken.


Sonuçta altıparmak kadının altısı da kızılımtırak kutuyu boyluyor. Kapağı kapatıp, kilidi çeviriyor Lord Poton.


"Oh be kurtulduk cücelerden. Sevinmedin mi?" diyor. "Hep şikâyet ediyordun dırdırlarından."

"Evet ama..."
"Sen değil miydin keşke sussalar, beni rahat bıraksalar diyen? İşte dileğin oldu."
"Evet ama..."
"Aması maması yok. Boş ver şimdi cüceleri. Bundan böyle, vıdı vıdı yapacak kimse olmayacak etrafında. Sadece beni duyacak, beni dinleyeceksin!"


Böylece darbeden sonra, monarşiden sonra, anarşiden sonra, sıradan faşizm günleri başlıyor içimde.

20 Kasım 2007

KADİFE KUTUDAKİ HAYALET



Stephen King’in oğlu jOE HİLL tarafından yazılmış korku romanı.

Garip şeyler koleksiyoncusu internetten bir gün bir hayalet satın alır.İnanmamaktadır ve dalga olsun diye almıştır.Ama hayalet gerçekten vardır ve pek de iyi niyetli olduğu söylenemez.

Gene tatilde okuyabileceğiniz okuması kolay bir market kitabı. Stephen King ve bu türün hayranlarını tatmin edecektir.

BELİRLEYİCİ




İnkılap yayınlarından çıkan bir Robin Cook kitabı. Tıbbi gerilim ustası gene maceralarını hastanede devam ettiriyor.Ameliyatları çok iyi geçmiş olmasına rağmen rahatsızlıkları basit de olsa birkaç gün içinde hastalar ölmektedir ve otopsilerinde hiçbir neden bulunamamaktadır. Suçlu kimdir. Doktorlar mı?

Otopsi uzmanlarının dikkatini çeker bu olay ve üstüne giderler.Hem ilişkileri çıkmazdadır hem de olayı çözmekte ve ölümlerin nedenini anlamakta zorlanmaktadırlar.

Tatilde ya da yolda okunacak kolay bir tatil kitabı. Bu da bir market kitabı . Oku ve kaldır.

02 Kasım 2007

AŞK ARTIK BURADA YAŞAMIYOR (2004)


İngilizce adı : We Don’t Live Here Anymore
Yönetmen :John Curan
Öykü :Andre Dubus
Senaryo :Larry Gross
Türü :Dram
Oyuncular :
Mark Ruffalo - Jack Linden
Laura Dern - Terry Linden
Peter Krause - Hank Evans
Naomi Watts - Edith Evans






Andre Dubus’un yazdığı “we don’t live here anymore” ve “Adultery” isimli öykülerinden uyarlanarak zekice senaryolanmış bir film. Yeni bir film değil ve kendimi ayıplıyorum bu müthiş filmi daha önce keşfetmemiş olmakla .Kesinlikle tavsiye ediyorum.Bir kere zamansız bir film.Herhangi bir zamanda ve şehirde yaşanabilir.Ayrıca Amerikan bağımsız sinemasına güzel bir örnek.Eğer sizde bol aksiyonlu ve grafikli ama hep aynı klişeleri kullanan müthiş Amerikalı kahramanlardan sıkıldıysanız gerçek ve sıradan insanların sıra dışı duygularına dair bu filmi izlemelisiniz.

Filmden etkilenmemek olanaksız bu sessiz sakin ama vurucu film aile hayatını röntgenliyor. İnsan yaşamındaki mutsuzluğu ve içsel sorunları evlilikle sahnelemişler. Bu filmi seyrederken mutlaka kendinizden bir parça bulacaksınız.Yüzünüzde buruk bir gülümsemeyle seyredeceksiniz bu hüzünlü filmi. Bunların da ötesinde mutluluk peşinde koşan insanların hüzünlü hikayesi tanık olduğumuz. Özellikle orta yaşa gelmiş, uzun süredir evli, çocuk sahibi, gündelik yaşamın yorucu, bunaltıcı koşuşturmasından yorulmuş insanların hayatına dalıyoruz. Bir gün aynada kendinize bakarken o bıkkın yorgun yüzle karşılaşmak sizi şaşırtacak mı? Geçip giden gençliği ve hayatın tutkusunu nasıl yakalayabilirsiniz?

Evlilik aşk ve sadakat nedir? Neden insanlar evli oldukları halde aşık olurlar veya eşlerini aldatırlar? Yaralarımızı nasıl sararız? Hayat nasıl savurur bizi?

Jack Linden Terry ile evlidir ve çiftin iki küçük çocuğu vardır.Edith ve Hank’in ise biraz daha büyükçe bir kızları. Her iki çiftte birlikte vakit geçirirler film izleyip müzik dinler ve dans ederler. Oldukça yakın bir dostlukları vardır Jack ve Hank birbirlerini öğrencilik yıllarından beri tanıyan çok eski dostlardır.Bir kolejde İngiliz dili ve edebiyatı üzerine ders vermektedirler.Hank bir kitap yazmış ve bunu bastırmaya uğraşmaktadır. Terry ve Edith ise ev hanımıdırlar.

Ancak kocası tarafından önemsenmeyen Edith’e karşı Jack yakıcı bir tutku hissetmektedir.Kendini ayna karşısında uyarmasına rağmen gene de dalar bu ilişkiye.Edith ise kocasını artık eskisi kadar sevmeyen hatta gittikçe daha az hoşlanan bir kadındır.Hank ise serbest aşka inanan , zinayı evliliğin bir parçası olarak gördüğünü söyleyen bir adamdır. Ancak, buna rağmen okulda bir puriten gibi davranmakta öğrencilerinin cinsellik dolu imalarını anlamazdan gelmektedir.

Terry ise bu durumdan başlangıçta şüphelenmekte öte yandan Hank’in ilgisini de hissetmektedir. Aslında Hank biraz sosyopat bir zamparadır.Onun soğuk duruşu ve tepkisizliği yüzünden ne hissettiğini anlayabilmek mümkün değildir.Edith’i en çok yaralayan belki de budur.

Terry ve Jack’in evliliği rutinleşmiştir. Üstelik Edith ve Terry birbirinin tam zıttıdır. Edith düzenli tertipli bir kadın iken Terry oldukça dağınıktır.Bu nedenle Jack tarafından sert şekilde azarlanmaktadır hatta. Jack ise orta yaş krizine hızla dalmakta olan ama bunu reddeden sempatik bir adamdır.Mutsuzluğunu aşkla geçiştirmeye çalışmaktadır.Edith de ihtiyacı olan sevgiyi Jack'te bulacaktır.

Yaşamın çoğu ve en neşeli zamanlar geçmişte kalmıştır. Şimdi kendisiyle yalnızdır Jack. Çaresizdir ürkektir ve korkaktır.Artık ona hiç birşey anlamlı gelmemektedir. Çıkış yolu aramakta hayata tekrar tutkuyla sarılmaya çalışmaktadır. Kendini tekrar genç hissetmek istemektedir.Sorumluluktan uzak istediği gibi davranabilmek hesapsız kendi gibi olabilmek istemektedir. Sığınabileceği tek liman vardır. O çoşkuyu o duyguyu yakalayabileceği liman aşk mıdır?

Sonuçta ilişkileri gittikçe karmaşıklaşmıştır. Ancak durumun farkında olan Terry’dir ve bir gemi kazasından kurtulan denizcinin yakaladığı tahta parçasına sarıldığı gibi evliliğine sarılmakta ve umutsuzca kurtarmaya çalışmaktadır.Hayatının merkezi evliliği ve çocuklarıdır.Başlangıçta kocasının aşkının farkında değildir ama Jack'le olan ilişkilerinin günden güne zayıfladığının ve kopmakta olduğunun farkındadır. Jack sadece evli olduğu ve çocukları olduğu için mi onunla birlikte olmaktadır? Bir yandan Jack tarafından istenmezken öte yandan Hank tarafından arzulanmaktadır.Tereddütünü ve duygusal salınımlarının yanı sıra öte yandan protoginik iç gücünü de hissedersiniz.

Edith ise cilveli, güzel ve eğlenceli bir kadındır.Jack e olan ilgisi sıradan bir cinsellikten ötedir. Jack sadece kaçamak mı yapmaktadır yoksa Edith'e aşık mı olmuştur. Ama aşk fedakarlık ve ödünler vermek demektir.Vereceğiniz ödünler neler olabilir.Keşke çocuklar hiç doğmasaydı diye düşünebilir miyiz? Eğer çocuklar olmasaydı daha özgür olabilir miydik? Eski anıları ve aşık olup evlenmiş olduğunuz kişiyi gerçekten umursamayabilir misiniz?Tekrar hesapsız olabilmek ve sorumsuz , çoşkulu gençliğe dönebilmek mümkün mü?

Hank her şeye rağmen karısını kendince sevmekte aslında Jack’le olan yakınlığını da hissetmektedir ama karısıyla ilgilenen birilerinin olması onu rahatlatmaktadır. Şöyle der Jack’e “Sevildiğini düşünen bir kadınla yaşamak çok daha kolay” Evlilik nasıl ve neden devam eder.Biliyoruz ki evli çiftlerin büyük çoğunluğu birbirlerine karşı büyük bir sevgi hissetmez.Ama evlilik rahat ve huzurludur.Alışkanlıktır arkanı dönüp gitmek çok zordur.Üstelik çocuklar varsa arada daha da zordur.

Aşka emek ve vakit harcamak gerekir. Hayatımızı çoğu zaman bizler değil de içinde yaşadığımız şartların yönlendirdiğini anlamak bizi rahatsız edecek belki de yaptığımız seçimler aklımıza gelecek ve yaralarımızı saracağız. Malesef hayat siyah ve beyaz değil. Seçimlerimizi yaparken bu kadar kolay ayrılmıyor yaşayacağımız hayatın çizgileri birbirinden.Hayatta çok renk var. Seçimlerimiz bizi hayata bağlıyor.Öyle veya böyle tutunmamızı sağlıyor.Ancak seçimler bizi her zaman mutlu edemiyor.Kendi isteklerimize göre değil şartlara göre yapıyoruz seçimlerimizi.

Filmdeki en parlak oyuncu Laura Dern (Terry). Mimikleri ve oyunculuğu gerçekten çok güçlü. Mark Ruffalo ise hakikaten müthiş.Filmin sinematografiside müthiş.Üstelik Beethoven 1. senfonisi bu müthiş senaryo ile çok uyumlu.

Oylum Özmen

25 Ekim 2007

HAYAT DENEN NANE



Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak;

Öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak! Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu.

Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır. Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar. Her şeyi didikleyip duran, mazisinin gölgesinden, anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan, gözleri ufuk yorgunu kadınlar.

Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun. Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya başlar. Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor. Zaman, aşk...... herşey!

Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır.

Erkekler,erkekliklerinin tadını alabildiğine çıkartırken, kadınlar bu konuda da umutsuzdurlar. Çünkü kadınlık bekler. Ummak ve beklemek kadınlığa verilmiş iki cezadır

Murathan Mungan
************************************************************************************
Kelimenin tam anlamıyla rezalet. Bir yanda hayallerin ve umutların duracak bir yanda gerçekler. Yazı yazmak istersin taslakların kafanda birikir arşivlenir öte yandan her gün işe gidip deliler gibi cebelleşmek zorundasın. Kısa zamanda arşivlediğin yalancı anılar, anekdotlar bürodaki en derin rafa kullanılmayan masanın derin çekmecesine atılıverir.

Yürümek istersin. Güneş açtığında, yağmur yağdığında dışarı atmak istersin kendini sonra dönüp aynaya baktığında şaşırıp da kalırsın. Artık sana 20 yaşında pırıl pırıl biri bakmıyor ki. Sana bakan yaşını başını almış olgun ve dolgun bir kadın. Umursamasan da aslında bir köşelerde berilerde hayal kırıklıkların duruyordur.

Oysa ben daha yeni tanımaya başlamıştım kendimi ve şu hayat denen naneyi. Bitiverecek mi hemencecik , tüh daha yeni yeni ısınmaya başlamıştım.

Yalana bak yeni ısınmaya başlamışmış. Hayata alışan var mı ben beceremedim. Tam oldu derken yediğim kazıklar, dost bildiklerinin uzaklaşmaları. Zor zamanlarında sana senden başka dost yok. Tek başına dikiliyorsun yalnızlığın ve acıların karşısında. Seni çok sevdiğini söyleyenler bile olmuyor yanında Çok istesen de yokluklarını hissetsen de anlıyorsun ki sen zaten yokmuşsun onlarda .Kocaman kuyruklu yalanınla gezinip dururmuşsun hayat denen şu komedya da.

Ölüm bana artık hiç korkutucu gelmiyor. Korkutan yalnızlık. Üstelik düşkün bir ihtiyar olarak yalnız kalmak. Ölmek daha kolay yalnızlıktan. İnsan her şeye alışıyor umursanmamaya sevilmemeye aldatılıp kandırılmaya. Acı verse de her birinin yarası çeşit çeşit olup yüreğini ağırlaştırsa da alışıyorsun kabulleniyorsun. Ama terk edilmek en zoru. Fiziksel olarak terk edilmek değil kastettiğim seni beyin olarak düşüncelerinde terk eder bazen sevdiklerin.Yanında dururlar aynı masada oturursun karşılıklı yemek yersin. Eşindir , dostundur zannedersin ama bir kelime ve bir bakışla anlarsın ya da tekrar zorla anımsatırlar sana unuttuğunu . Sen geçmişte kaldın ve ben seni unuttum , çoktan sildim. Elvada dostum.

Sonra aynadaki aksine şaşırarak bakarsın. Aslında görmek istediğin hayatı bilmeyen insanları gerçekten dost zanneden o kızdır. O saftoroz.

Yok ciddiye aldığımdan değil her ne kadar ciddiye alarak dalga geçmek gerektiğine inansam da dünyada gene de çok nasırlaştıramışsınız beni kırmayı gene de becerebiliyorsunuz.Yok o kadar derin değil artık pençelerinizin açtığı yaralar ama hissediliyor.

Sonrada dökmek istediğinde yaşadıklarını kağıda zaman denen kerata bu defa sana engel oluyor. Yemek zorundasın uyumak zorundasın ve çalışmak zorundasın yaşamak için.

Sonra sadece bu değil ki seni sevmeseler de senin hala daha sevdiklerin var.Gözlerine bakıp tekrar görürürüm inşallah diye dua ettiklerin var. Boş ver akıp gitsin zaman yitip gitsin hayat diyebilsem hepimiz diyebilsek ne kadar kolay olacak hayat.

Ama hep zoru seçtim, hep zoru kovaladım ben. Bana küsenlerin masasına oturdum inat için. Kızanlara gülümseyerek selam verdim sabahları yüreğimin yağlarını eritmek için. Kenara çekilmek ve olsun bitsin yitip gitsin demek de çok zorlanıyorum şimdi.

Bu duyguya alışabilecek miyim onu da hiç bilmiyorum..
Oylum Özmen

26 Eylül 2007

IMMORTAL




Yönetmen :Enki Bilal
Senaryo :Enki Bilal,Serge Lehman
Yılı :2004
Türü :Bilimkurgu,fantastik.
Oyuncular :-Jill Bioskop :Linda Hardy
-Alcide Nikopol :Thomas Kretchman
-Horus :Thomas M.Pollard
-Elma Tırner :Charlotte Ramplin

Filmden bahsetmeden önce bilmeyenlere Enki Bilal denen dahi den bahsetmem gerekiyor. Enki Bilal nefis resimli romanlar kurgulayan sıra dışı bir grafiker. Mısır asıllı. Fransa’da yaşamakta. Eğer bu güne kadar resimli roman veya çizgi romanla hiç alakanız olmadıysa (ne büyük bir kayıp oysa ) Enki Bilal adı size çok yabancı gelebilir. Oysa dediğim gibi çok iyidir çok.

İmmortal Enki Bilal’in şimdiye kadar yapılmış olan en iyi cyberpunk ürünü Nikopol Üçlemesi’nden 2004 yılı yapımı olan bir uyarlama. Tüm film, mavi ve yeşil tonlarıyla bezeli. Resimli romandan fırlamış bir gelecektesiniz. Her kare üzerinde teker teker düşünülmüş bir şaheser. Kaynağı gibi kült olacak. Ayrıca, başrol oyuncularının dışındaki karakterler gerçek insanlar değil. Çizgi roman çizerliğinden gelen bir alışkanlık diye düşünüyorum. Mısır tanrılarını izlerken bir an anime bir an gerçek insan oluyorlar. Ayrıca, Bugüne gördüğüm en iyi sahne çekimleri de kullanılmış filmde.



Immortal; umutsuz, karanlık ve distopik cyberpunk bir geleceğe açıyor penceresini. Dünyanın bu hale nasıl geldiği ile herhangi bir bilgi verilmiyor.(Üçleme de ise nükleer bir patlamadan bahsediliyor.). Eugenics isimli güçlü genetik mühendisliği şirketi en çok humonoidlere zarar vermektedir. Aslında tüm toplumda sosyal bir hastalık varmış gibi hissedersiniz.


Farklı olanları sonuna kadar sömürmek ve aynı zamanda onlara zarar vermek, nefret etmek. Aslında hepimizin başına bela değil mi bu düşünce? Enki Bilal biraz faşizme de dokundurmuş. Eugenic şirketi karanlık cyberpunk gelecekte parıldayan güçlü modern vampirler gibi gösterilmiş.

Ve en büyük, en tehlikeli suçlulardan biri anarşist , toplum düşmanı, asi Nikopol 2023 yılından beri tutulduğu modern hapishaneden kurtulur. Kendi isteği ile olan bir kaçış değildir bu . Bir kaza sonucu içinde dondurulmuş halde tutulduğu cyrogenic tabut düşer. Ayrıca ortam yeterince karışık değilmiş gibi şehrin üzerinde dev bir Mısır Piramiti belirir.




Mısır tanrısı Horus , Anubis tarafından ölüme mahkum edilmiştir ve Horus’a yedi gün yani bir furlog verilir (ölümsüz kalbinin bir atışı kadar süre). Horus yeni bir tanrıya hamile bırakmak için sıra dışı bir kadın bulmaya karar verir. Bunun içinde önce sağlıklı bir konak bulması gerekmektedir. Çünkü dünyada ki insanlar ya kirlenmiştir ya da hastadır.

Jill mavi saçlı ve tenli ancak üç ay öncesiyle ilgili hiçbir anısı olmayan bir humonoidir. Dışarıda Nikopol ve Horus onu ararlarken o Eugenics şirketi tarafından tutulmaktadır.

Bilim kurgu bir filmde Antik Mısır’ın tanrılarının ne işi var? Aşağıda Vikipedi’den alarak Horus ve Anubis hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştım.Elbette Enki Bilal’in Mısır’lı olmasının etkisi var. Avrupa asıllı olsaydı belki Antik Yunan’a uzanırdı. Filme orjinallik vermesinin yanı sıra biliyoruz ki seçkin bilim kurgu filmler de yaşadığımız Dünya’nın da eleştirisi yapılır.



Horus Işığın tanrısıydı. Aynı zamanda adaletin ve vicdanın temsilcisiydi. Firavunların da Horus‘un temsilcisi olduğuna inanılırdı .Ülkeyi yöneten şahsiyet, vicdanlı ve adil olmak zorunluluğunu tanrısal bir diretmeyle de olsa taşırlardı (teoride bile olsa güzel bir düşünce).
Hanedan soyunun en büyük tanrısı Horus, en büyük tanrı olarak kabul edilmiştir. Horus hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Fakat Horus’un bir Gök-tanrı olduğu sanılmaktadır. Ayrıca firavunun da yaşayan Horus olarak görülmesi de bu kült ile ilintilidir. (kaynak: hermetics )
Bu yeni dünya öyle karanlık ve umutsuz ki Horus görevinde başarısız oluyor. Kendisine verilen ölüm cezasını kabul ediyor. Bu dünya artık Anubis’in dünyası. Ancak yeniden doğmak için de mücadeleden vazgeçmiyor. Bunun içinde anarşist bir adamla humonoid bir kadını tercih ediyor.

Anarşizm, esasen içerisinde bencilliği kesinlikle içermeyen bir düşünce tarzı. Herkes eşittir. Herkes her işi yapar ve her şeyi paylaşır. Bir tanrının anarşist ruhlu olması gerekir. Kendinden önce içinde yaşadığı veya sorumluluğunu düşünmesi gerekir. Bu konuyla ilgili yazılmış olan en iyi eserlerden birisi Ursula K. Le’Guin’in Mülksüzler isimli romanıdır. Okumanızı tavsiye ederim.



Neden bir insan değil de bir humonoid. Yeni dünya düzeninde belki de doğacak olan çocuğunun hem yalnızlığın ve dışlanmışlığın acısını taşımasını hem de anarşist olmasını istiyor Horus başarısız olmaması için.

Daha öncede belirttiğim gibi şehir ve modernlikle ilgili tüm çekimler soğuk mavi ve yeşil renklerde çekilmiş. Şehirle ilgili tüm dış çekimler gri mavi tonlarında. Diğer alanlarda ise altın sarısı ve mavi yada neonlu yeşil ve mavi tonları kullanılmış. Dönemin tüm bilim kurgularında olduğu gibi karamsarlık hakim.



Son zamanlarda çekilen bilimkurgu yada gerilim filmlerine dikkat ederseniz karanlık ve iç karartıcı ortamlarda geçmekte. A.B.D. nin ekonomik ve politik durumu düzelmediği sürece umut verici neşeli yapımlara rastlamak da zorlaşacak gibi geliyor.

2. Dünya savaşından sonra 1960’larda hakim olan kendine güven ve mutluluk dünyasının hayalini kurmuyor artık sanatçılar. Bunu en iyi Star Wars ve Uzay Yolu filmleriyle karşılaştırabiliriz.

Uzay Yolu’nda dünyada kesin bir barış havası sürmektedir. Atılgan bir savaş gemisi değil bir araştırma gemisidir. Uzayın dipsiz karanlığında gezinirken yeni uygarlıkları keşfeder kayıt altına alır ama asla müdahale etmez. Kadrosu bile farklı ırklardan farklı tenlerden hatta gezegenlerden insanlardan oluşmaktadır. Kimseye zarar verilmez. Ölümcül maceraları yoktur. Silahlar ölümcül düzeye kolay kolay ayarlanmaz. Sevgili kaptanımız adil ve dürüsttür. Bir anlamda anarşisttir Uzay Yolu’da.



Oysa Star Wars da asalet vardır. Federasyon bireyleri kişisel hırsları için çarpışmaktadır. Kölelik vardır. Baba ve oğul birbirine düşmandır. İlkel silahlara dönülmüştür. Kılıçtır sonuçta kullanılan. Şövalye olabilmek için asil kana sahip olmak gerekir. Modernite bitmiş orta çağ’a dönülmüştür.

Aynı karamsar hava Seven ve Yedi Maymun filminde de kendini hissettirir. Seven filminde çölde rüzgar pervanelerinin arasında yol alınırken katilimiz görülen köpek ölüsü için “ben yapmadım” der. O sizin karanlık medeniyetinizin bir ürünü. Zaten senaristimizde laf olsun diye ya da izleyicileri güldürmek için bu sahneyi ve cümleyi seçmemiştir.

Uzun lafın kısası bilim kurgu veya resimli romandan hoşlanıyorsanız mutlaka edinin derim. Ben filmin devamı çekilir umudunu hala heyecanla taşıyorum.

Bu arada filme neden Türkiye’de kadın tuzağı adı verilmiş hala anlayabilmiş değilim. Sanki şaka gibi :()


************************************************************************************
Horus gök tanrısıdır. isis ile osirisin oğludur.Horus, Mısır mitolojisinde şahin başlı tanrı, Firavunların bazı tasvirlerinde onları İsis'in kucağında görülebilir. Bu da firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar kendilerini Horus'un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Mısır'ın en önemli tanrılarından biridir. Firavunlar, Horus'un ismini kendi isimlerinden biri olarak alırlardı. Aynı zamanda Firavunlar Ra'nın takipçisiydiler, bu yüzden Horus aynı zamanda güneş ilede ilişkilendirilirdi. Güneş tanrısı olarak gösterimesi yanında Osiris'in oğluydu. Mısır'ın farklı bölgelerinde farklı tanrılar arasındaki ihtilafı çözmek için en az onbeş farlı Horus formu kullanılmıştır.
Yetişkin Horus'un çok sayıda karısı ve çocuğu vardır.. Lotus çiçeğinden doğmuşlar ve yaratılış ile ilişkilendirilen güneş tanrılarıydılar. Anubis, onlara cenaze törenlerinde mumyalama, 'Ağız açma', Osisris'i ve tüm erkeklerin gömülmesi ödevlerini verdiğine inanılır. Horus onları daha sonra dört ana yönün koruyucusu yaptı..

“Horus” adı, bu ilahın Grekçe’deki adıdır, Mısır dilindeki asıl adı “Hor”dur. Horus sembolizmde genellikle, İlâhî Yasalar’ın insanda vicdan tarzında belirmesini simgeler. Şahin kafalı Horus’un yırtıcı kuşların keskin bakışıyla tasvir edilmesi, kişinin hiçbir hareketini gözünden kaçırmayan bir ilah oluşunu, yani vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını simgeler. Bir başka deyişle bu, insanın iç dünyasındaki her niyetini ve sosyal yaşamındaki her hareketini gözden kaçırmayan merhametsiz yargıcın keskin bakışını simgeler. Bu, yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını gözeten, kişiden özellikle öte-âlemde hesap soran vicdanın ifade edilişidir. Günde yirmidört saat uyanık ve gözleri hep açık olmalıdır; çünkü hem yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını sağlamakta, hem de ilah Seth (‘nefsaniyet’i ve kötülüğü simgeleyen ilah) ile mücadele etmektedir. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi. Horus’tan “Sirius içindeki Horus” olarak söz eden kimi Mısır metinlerinde ise, Horus’un Dünya insanlarına Sirius’tan gelen bir ‘tesir’ olduğu ve kaynağının göksel Osiris olduğu belirtilir.

Anubis, Eski Mısır mitolojisine göre, Nephthys ve Seth'in (bazı efsanelere göre Osiris ve Isis'in) oğludur. Çakalların mezarlar etrafında dolaşması nedeniyle çakal başlı Anubis ölümle beraber anılır. Ölen Osiris'i mumyaladığı için mumyalama tanrısı olmuştur. Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir. Bu yüzden mumyalamayla görevli kişiler Anubis maskesi takarlar. Ölen kişi diğer dünyada yargılanırken Anubis ona yardım eder. Anubis diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. Anubis tanrılar arasında en korkutucu olanıdır Ölüleri tekrar hayata döndürme gibi bir özelliği de olduğu sanılmaktadır

(Kaynak: Vikipedi )

Oylum Özmen

18 Eylül 2007

VENGO



Yönetmen: Tony Gatlif
Senaryo : Tony Gatlif
Öykü : Tony Gatlif
Türü : Müzikal / Drama
Oyuncular:
Antonio Canales……………...Caco
Orestes Villasan Rodriguez….Diego
Antonio Perez Dechent……Alejandro

Aldığı Ödüller

César Ödülü (Fransa) :En iyi film müziği
İstanbul 2001 : Jüri özel ödülü

Vengo, flamenko büyüsünün ve sanatın muhteşem bir methiyesi. Flemenko’yu az çok seviyor olsanız dahi bu filmde flamenko yu daha çok seveceksiniz. Filmde anlıyor ve hissediyorsunuz ki ; Flamenko sadece bir müzik değil aşkın, öfkenin, intikamın, mutluluğun ve paylaşımın ifadesi; bir müzikten öte bir yaşam tarz. Flamenko bir sanat değil hayatın iz düşümü.

Üstelik eminim sufi flamenko yu sizde çok seveceksiniz. Filmin başında Fas’lı sanatçılarla birlikte yapılan giriş ve danslar oldukça etkileyici. Dediğim gibi eğer bu kültür bu müzik veya danslar ilginizi çekiyor ise filmden çok büyük zevk alacağınızı garanti ederim. Ama, çok ilgili değilseniz ya da flamenkodan hoşlanmıyorsanız sofradan aç kalkacaksınız demektir.

Özetle Vengo özgün müziği, şarkıları ve danslarıyla türünün en iyi örneklerinden biri olmaya aday.Endülüs’lerin hayatının beyaz perdedeki yansıması.


Filmin konusu ise şöyle iki İspanyol çingene ailesi arasında süregelen bir kan davası vardır. Caco (ünlü flamenko danscısı Antonio Canales) kızının ölümünün ardından tüm sevgisini ve bağlılığını spastik özürlü erkek yiğeni Diego’ya verir.Diego’nun babası yani Caco nun erkek kardeşi karşı aileden bir kişiyi öldürmüş ve yurtdışına kaçmıştır.Hasım ailenin yeni hedefi ise Diego’ dur.Caco ailesi ve klanına olan sadakati ve diğer ailenin adalet yolunda kan dökmek için duyduğu susuzluğunun arasında kalmıştır.Caco bu kan dökme işini ve gözyaşını bitirmek istemektedir.Nasıl olursa olsun.

Diego’yu canlandıran Orestes in performansı muhteşem.Gerçekten de filmin sonunda rol mü yapıyor gerçekten özürlü mü anlayamıyorsunuz.

Tony Gatlif ve flamenko aşkına izleyin.

FIRIN SÜTLAÇ


Anneler besleyici gıdaları çocuklarına yedirmek için türlü taktikler geliştirirler.Aslında damak tadını oluşana kadar çok kolaydır bu iş. Benim gibi kuzu ciğerini ezerek tarhana çorbası içinde verebilirsiniz.(Ne büyük bir hainlik aslında o çorbanın tadına bakmak bile düşünce sınırlarımı zorluyor) . Amaaaaa işi kavradıklarında yani damak lezzetleri gelişipte yemek seçmeye başladıklarında artık tüm yeteneğinizi ve yaratıcılığınızı kullanmak zorundasınız. Yaratılıcığınızı konuşturduğunuz bu arada klasik ve denenmiş işe yararlığı kanıtlanmış tarifleri atlamamakda fayda var. Ufaklıklar genelde sütlü tatlıları severler. Bu nedenle onları es geçmemek gerekir. Buyrun bizim evde yıllardır pişen annemin öğrettiği sütlaç.

Süt'ün faydalarını anlatmaya gerek duymuyorum.Sağır sultan bile biliyor ne gibi mineral vitamin ve protein içerdikleri.Pirinç ise önemli bir hububat bilindiği üzere. Sütlaç bu nedenlerle atlanmaması gereken besin duraklarından biri olmalı derim ben. Özellikle yazın denizde veya güneşin altında çok oynayıp yorulmuş zıpzıplar öğlen uykusundan kalktıktan sonra mis gibi serin bir sütlaça hayır demezler. Ben de demem açıkçası:))

1.5 lt süt
2 su bardağı şeker
2 kahve fincanı pirinç
2 çorba kaşığı nişasta
2 su bardağı su
1 tutam tuz
1 paket vanilya

1-Pirincinizi bir tutam tuzla birlikte iyice yumuşayıncaya kadar kısık ateşte haşlayın.
2-Sütünüz ılımaya başlayınca biraz ılık süt ile birlikte nişastayı ezin ve pirinçlerle birlikte süte ilave edin.
3-Süt kaynayınca altını kısın ve 10-15 dakika kadar karıştırarak kaynatmaya devam edin.
4-Şeker ve vanilyayı süte ekleyin ve koyulaşıncaya kadar kısık ateşte pişirin.
5-Sütlacınızı fırın kaplarına alın ve iyice soğutun.
6-200 dereceye ısıtılmış fırında sütlaçların üzeri kızarana kadar tutun

Soğuk servis edin.



Afiyet Olsun
Oylum Özmen


17 Eylül 2007

MR. BROOKS


Yönetmen: Bruce A. Evans
Senaryo: Bruce A. Evans (written by) &Raynold Gideon (written by)
Sunum 1 haziran 2007 (Turkey)
Türü :Suç / Drama / Macera / Polisiye
Oyuncular : Kevin Costner, Demi Moore, William Hurt






Film aslında piyasaya çıkalı epey oldu. Ben bir türlü fırsat bulup izleyememiştim. Ama çok şiddet içerdiği hatta yasaklanmasını isteyenlerin olduğu bir film.

Tabii ne kadar şiddet var bu filmde merak etmemin yanısıra güçlü oyuncu kadrosuyla eninde sonunda izlemem gerektiği bir gerçekti.

Filmde şiddet var. Üstelik , Mr Brooks o kadar soğukkanlı ve işinin ehli ki.

Kevin Costner’ı yıllardır izlememiştim.Performansı oldukça iyi aslında. Ama çok yaşlanmış Demi Moore içinde aynısını söyleyebilirim.

Mr Brooks ticaret odasında yılın işadamı ödülünü alan görünüşte iyi bir aileye sahip kendi halinde, papyon takan, kalın kemik çerçeveli gözlükler kullanan sıradan hatta silik görünümlü orta yaşlı bir adam. Dikkate almayabilirsiniz bu adamı yolda görseniz .Ama o bir bağımlı. Bağımlılığından kurtulmak için grup terapilerine katılıyor. Ama bağımlılığının ne olduğunu söylemiyor. Siz biliyorsunuz. O bir katil. İnsanları öldürmek onu cezbediyor ve gerçekten de bundan rahatsızlık duyuyor.Tıpkı sigara içen kişinin hem kendine verdiği zarardan dolayı vicdan azabı çekmesi hem de kendini alıkoyamaması gibi. Üstelik oldukça güçlü bir iç sesi de var.

Demi Moore ise polis dedektifi rolünde.Gerçektende Mr Brooks hayran bu kadına.Üstelik korkuyor da ondan.

İzlemenizi tavsiye ederim.Uzun zamandır böyle iyi senaryolanmış bu tarz bir film izlememiştim.

05 Eylül 2007

RATATOUILLE


Yönetmen : Brad Bird Jan Pinkava (co-director)
Senaryo : Brad Bird
Gösterim Tarihi : 24 08 2007 (Türkiye) more
Animasyon / Komedy / Aile

Film bir harika.Görüntüler nefis.İnanılmaz bir şekilde canlandırma yapılmış.Remy nin ekmeği kokladığı anda ekmek o kadar muhteşem görünüyor du ki kokusunu duyuyor muşum gibi geldi. (Ya da benim ufaklık patlamış mısırları yutarken yutkunurak kaybedilen irade savaşımın son anlarını yaşıyordum.) Konumuza dönelim insanın uzanıp ekmekten bir parça kopartası geliyordu. Ya da pencereden görünen Paris'in muhteşem manzarası. O kadar güzel yapılmış ki görüntüler anlatılamaz. Yakında gerçek film diye bize anime seyrettirecek bu teknoloji. Oyuncularda hiç yorulmadan isim hakkı alacaklar bu gidişle.



Remy, Fransız taşrasında yaşayan bir farecik. Ama en büyük tutkusu yemek yapmak. Bir gün bu fırsatı yakalar. Paris’te ünlü bir lokantaya bir şekilde yolu düşer ve beceriksiz bir aşçının (aslında henüz aşçı değil o anda henüz çöp toplayıcı çocuk) çorbayı mahvetmesine gönlü razı gelmez ve BiR TUTAM BAHARAT ile çorbayı kurtarır ve delikanlıyı ise aşçı yapar. İşte o andan itibaren hayatı değişir. Artık delikanlı tüm beceriksizliğine rağmen aşçı olur o da şapkasının altındaki gerçek gastronom.

Ama sonuçta bir faredir. İnsanların iğrendiği asla yemekle bir araya koyamadıkları gördükleri her yerde yok etmek istedikleri iğrenç bir yaratık(!) zaten ailesi de sen bir faresin kendine gel saçmalama demektedir.

Film Pixar dan çıkmış ve yönetmen İnanılmaz Aile’nin yönetmeni.

Film çocuklara senin hakkında insanların ne düşündüğü ve nasıl gördükleri önemli değil önemli olan senin ne olmak istediğin. İstersen her şeyi yapabilirsin yılma mesajı verirken bana da şu müthiş olarak adlandırılan Ratatouille (nasıl okunuyor muş ro-ta-tuy) yemeği deneme fırsatı verdi. Efendim esasen Fransız şakşukası da diyerek aşağılayabiliriz. Ama yanılıyorsunuz derim ben de hemen. Güney Fransa'nın Provence bölgesinde öğün olarak da hazırlanabilen ama esasen şarap ve et yemekleri yanında servis edilen bir sebze yemeğidir kendileri. Közlenmiş patlıcan kabak ve kırmızı biber in yağda kavrulmuş soğan sarımsak ve domatesle buluşması olarak da kısaca anlatılabilir. Açıkçası benim yaptığım aşağıdaki kadar güzel sunulamadı. Çünkü nereden bulacağım akşam akşam bu şarabı.Havuzu falan.Evimizin önünde yüzmeye ve fotoğraf çekimine uygun havuz var da biz mi dalmadık içine. Bu nedenle iştahınızı açsın diye bu fotoğrafı google dan buldum ve koydum.Elbette sebzeler kızartılmayıp ta zeytinyağına bulanıp tuzlanıp biberlandikten sonra közlenince ve üzerine sarımsak soğan kekik fesleğen maydanoz ve filiz soğan (yada Fransız soğanı) eklenince daha bir şahane oluyor ki işte Fransız mutfağının zarafeti.


İsteyen olursa yemeğin tarifinin yanında kendi rotatuyumun resminide yayımlarım.

Hem afiyet olsun hem de iyi seyirler.

Oylum Özmen

BİR TUTAM BAHARAT


Yönetmen
Tassos Boulmetis
Senaryo
Tassos Boulmetis
Oyuncular
Georges Corraface, Ieroklis Michaelidis, Renia Louizidou, Stelios Mainas, Tamer Karadağlı
Filmin Türü : Drama, Komedi
Orijinal Adı: Politiki kouzina ( A Touch of Spice )
Yapımcı Firma: Village Roadshow Productions
Yapım Yılı: 2003
Yapım Ülkesi: Yunanistan/Türkiye
Orijinal Dili: İngilizce/Yunanca/türkçe
Filmin Süresi: 108 dakika
Vizyon Tarihi: 01.01.2005

müzik klibi izlemek isterseniz buraya tıklayın

Filmin once müziklerini dinledim.O kadar lirik ve romantikti ki etkilenmemek mümkün değildi. Film ise hayallerimi hiç yıkmadı. Her sahnesi kartpostal olabilecek kadar güzel şiir gibi melankolik bir film.

Bir Yunan ve Türk ortak yapımı. Yunanistan da izlenme rekorları kırmış olmasına rağmen sinemalarımızda gösterime giremedi. Film yapımcısı Türkiye de hem Özen film hem de Warner Bros ile anlaşmış .

Her iki şirketin de 'Bir Tutam Baharat'ın gösterim haklarının kendilerinde olduğunu iddia etmesi, filmin vizyona çıkmasını engelledi. Özen Film, yapımcı Lily Papadopoulos'un kendileri dışında Warner Bross ile de sözleşme imzalamasının ahlaki olmadığını ileri sürerek filmi gösterime çıkarmıyor. Warner Bross ise daha önce bir başka şirketle sözleşme imzalanmış olmasından dolayı, açılacak mahkemede tazminat ödemeye mahkum olmayı göze alamadığı için filmi gösterime çıkaramadığını söylüyor. (Sabah gazetesi 09/01/2006)”

Film 1960 yılında başlıyor.İstanbullu bir rum olan Fanis ile büyükbabası arasında özel bir ilişki vardır.

Büyük babası baharat dükkanı işleten , baharat ve yemek tutkunu bir filozoftur. Yemek uzmanı ve akıl hocası olan büyükbabası, Fanis'e hem yemekleri hem de hayatı tatlandırmak için onlara biraz tuz ve Bir Tutam Baharat katmak gerektiğini öğretir. Der ki büyük baba kara biber sıcaklık ve neşedir yani güneş, bu nedenle tüm yemeklere yakışır. Venüs ise tarçın. Venüs dünyadaki en güzel kadınmış. O yüzden de tüm kadınlar gibi tarçın tadındaymış. Hem tatlı hem acı. Dünya ise tuzdur.Yemeğe tadını veren yoksunluğu hemen farkedilen.İnsanlar hayatlarından memnun oldukları sürece görmedikleri şeyleri önemsemezler.Yemek lezzetli olduğu sürece tuzu görememelerine rağmen onun hakkında endişelenmezler. Sonra der ki; aslında çok şey anlatıyor büyük baba ama bunun için filmi izlemenizi gerekiyor.

Fanis küçük bir oğlan. Komşularının küçük kızı Saime’ye de aşık. Ancak bir sure sonra aile mübadele nedeniyle Yunanistan a gönderilir.Orada yeni bir hayat kurmaya çalışırlar.Ama Fanis İstanbul’u asla unutmaz. Eh öyle bir büyük baba ve o kadar otantik bir dükkan nasıl unutulabilir ki?

Filmin DVD’ sini rahatlıkla bulabilirsiniz.Türkçe alt yazı ve Türkçe dil seçenekleri var. Mutlaka izleyin.Arkanıza yaslanın ve görüntülerin müziğin ve şiirin lirik dansıyla mest olun.

Oylum Özmen


.

31 Temmuz 2007

TATİLDEYİM..


DÖNÜŞTE GÖRÜŞÜRÜZ DOSTLAR.

SİRKELİ POĞACA



1 bardak yoğurt
1 çay bardağı çiçek yağı
1 çay bardağı erimiş margarin
1 çay kaşığı tuz.
Aldığı kadar un

Havuz gibi açılmış unun ortasına tüm malzemeleri koyun.Sonra unun bir kıyısına bir fincanın içinde köpürtülmüş olan aşağıdaki malzemeyi koyun

½ kahve fincanı sirke
1 kahve kaşığı pudra şekeri
1 kahve kaşığı karbonat

Hamuru elinizle yoğurun.Ancak yumuşak bir hamur elde etmelisiniz.İçine dilediğiniz malzemeyle doldurarak hazırlayın.Bir yumurta sarısını 2 yemek kaşığı kadar erimiş margarinle çırpın ve poğaçaların üzerine sürün.Bu aşamada isterseniz üzerlerini çörek otu veya susamla süsleyebilirsiniz.Önceden ısıtılmış fırında hafif kızarana kadar pişirin.

Afiyet olsun

26 Temmuz 2007

PATATESLİ TART



Hamuru için

4 yumurta
1 bardak sıvı yağ
1 bardaktan bir parmak az yoğurt
2 bardak un
kabartma tozu

Malzeme için

4 büyük patates
1 büyük soğan
Maydanoz
Dereotu
Tuz
Karabiber
Kırmızı biber (dilerseniz)

Patatesleri tavla zarından irice küp küp kesin.Soğanı ince yemeklik olarak hazırlayın.Dereotu ve maydanozu ince kıyın ve karıştırın.
Diğer yanda hamur malzemelerini kek hamuru hazırlar gibi mikserle çırpın.
Hamuru ve patatesli içi birbiriyle güzelce karıştırın.
Yağlanmış fırın tepsisine verin ve 175 derecede pişirin.

Afiyet olsun.

23 Temmuz 2007

THE WİCKER MAN-LANETLİ ADA


İmdb’ ye göre piyasa sunum tarihi 1975 olan filmin 2006 yılında tekrar çekilmiş olan yeni versiyonu. Günümüzün kült korku filmlerinden sayılan ilk filmde Christopher Lee ve çıplak dansi ile göz dolduran bond kızı Britt Ekland rol almışlar.

2006 yılı yapımı olan yeni filmde polis memuru Edward’ı Nicholas Cage canlandırıyor. Film bence zayıf üstelik daha ilk yarıda filmi çözünce tadı hiç kalmadı denebilir. Pek Adrenalin salgılayamayacaksınız maalesef bu filmi seyrederken. Aslında itiraf etmem gerekirse filmi seyretmemin gerçek nedeni Nicholas Cage dir. :)) Pek beğenirim kendilerini

Kötü bir kazanın depresyonunu atlatamayan polis memuru Edward eski nişanlısından gelen ve kızının kaybolduğu belirterek yardım isteyen mektubu alınca kendini Pasifik’te ulaşılması zor ve özel bir ada olan Summer Isle da bulur.

Ben filmi dvd den seyrettim. Ancak eğer divx kullanıyorsanız dikkatli olun çünkü duyduğuma göre çevirisi çok kötüymüş.




Not: Wicker man antik drüidler tarafından insan kurban etmek için çalı çırpıdan hazırlanan dev bir insan heykelidir ve ritüelin sonunda kurbanla birlikte yakılırmış. Rivayete göre Julius Ceaser büyük Galya savaşı sırasında bu törene tanık olduğu ve döndükten sonrada sık sık anlattığı söylenir.

Günümüzde wicker man ilkbaharda kullanılan neo-pagan figürü olmuştur.Tabii artık kurban verilmemektedir.

Aynı zamanda aynı adı taşıyan ve İskoçya da her yıl kutlanan rock ve dans festivalinin de adıdır.

MEYVELİ TURTA

Bu tarifi çok eskilerde kesip yemek defterime yapıştırmışım.Nerden aldığımı hiç hatırlamıyorum ama ben hep bunu yaparım.Deneyin pişman olmayacaksınız.

Hamuru için

125 gr tereyağı
1/4 bardak şeker
1 yumurta
1.5 bardak un
1 çimdik tuz
Limon kabuğu rendesi

Krema

3 yemek kaşığı un
½ litre süt
1/2 bardak şeker
250 gr margarin
1 paket vanilya

Üzeri için

2 şeftali
1 elma
1 muz
1/2 bardak kadar bütün ceviz
damla çikolata
(bu kısmı zevkinize ve hayal gücünüze kalmış)

Kreması için şekerle unu karıştırın Sütü yedirerek ekleyin ve kısık ateşte koyu muhallebi kıvamına gelene dek pişirin.Ateşten alıp içine margarini vanilyayı ilave edin ve zaman zaman karıştırarak soğutun.

Hamuru kek hamuru hazırlar gibi hazırlayın.Unu eleyin ve şekerle karıştırın.İçine yumurta şeker ve tuzu ekleyip çırpın.Ufak parçalar halinde doğranmış margarini de ekleyerek katı bir hamur elde edin.Buzdolabında ½ saat bekletin.

Buzdolabından çıkardığınız hamuru merdane ile açın dikkat edin çok ince olmasın ve 30 cm.lik yağlanmış bir turta kalıbına yerleştirin.Kenarlarına parmaklarınızla bastırın ve fazla gelen kısmı kesip alın.Ortasına sık aralıklarla çatal batırıp delin.Önceden ısıtılmış 175 derecelik fırında yarım saat kadar pişirin.Kekin pişip pişmediğini tahta çubukla kontrol edin ve dikkat edin kurumasın.

Meyveleri ince dilimler halinde kesin ve tel bir süzgece koyarak fazla sularını akıtın.

Fırından aldığınız turtayı servis kabına alın ve bir kaşık sütle ıslattıktan sonra kremayı düzgün bir şekilde kekin üzerine yayın.Meyveleri bu kremanın üzerine dizin.

En son aşamada tarifine göre hazırladığınız bir paket turta jölesini bir kaşık yardımıyla meyvelerin üzerine dökün.

Mümkünse turtanızı bir gece buzdolabında dinlendirin.

Afiyet olsun.







03 Temmuz 2007

Çaya misafir var.



Hafta sonunda misafirimiz vardı. Oldukça sıcak bir gün seçilmiş maalesef bu buluşma için. Başlangıçta nasıl olup da yılın en sıcak gününü seçmek gibi bir gaflete düştüğümüze şaşırsak da gene de sohbetlerimiz oldukça iyiydi. Ne demişler; gönül muhabbet ister kahve bahane.

Tabii hal böyle olunca bize de kolları sıvamak düştü ve aşağıdaki masa misafirlerin önce gözlerini daha sonra karınlarını doyurdu. Ama her zamanki abartıp bir orduyu doyuracak kadar hazırlanmışız ki gerçekten de yiyeceklerin yarısından çoğu artınca misafirlere eşlik etmek üzere hazırlanıp paketlendiler.

Tabii hazırlanan pasta ve böreklerin tadına bakmamak mümkün değildi. Böylece benim rejimde güme gitmiş oldu.Ne yapalım önümüzdeki hafta tam gaz devam ediyoruz.

Bu arada uzun zamandır yemek tarifi vermememin nedenide anlaşılmış oldu sanırım.Yaz geldi , rejimler başladı özetle.

Mönümüz oldukça zengindi.Portakal ağacı'ndan alıp sık sık yaptığım krem karamelli kek hakikaten baştacı bir tarif.Bunun dışında minik tartoletler,meyveli turta,tırtıl kurabiye,hepsi benim kurabiyesi,kokos,kıymalı patesli ve peynirli açma börekler,sirkeli poğaca,sosisli meze konuklarımızın önce gözlerini sonra da karınlarını doyurmaya yetti.



meyvalı tartoletletler





Hepsi benim ve kokos kurabiyeleri

Tırtıl kurabiye



Meyvalı turta









Peynirli.kıymalı,patatesli açma börekler ve sosisli meze






Patatesli tart












Krem karamelli kek(Portakal Ağacı'ndan)


Sirkeli Poğaça

02 Temmuz 2007

AYNA


Bana benzeyen bir gözlerim kaldı
Bir de kederli bakışlarım
Düşüncemin olmadığı
Aynalarda ben varım
***
Yalan değil değiştiğim, yalan değil
Şimdi her şarkı beni ağlatır
Deli eden insanı zaman değil
Zamanı unutmamak kahırdır
***
Zamandı avuçlarımdan uçup giden
Hayallerimin olmadığı yerde
Zamandı düşünceme hükmeden
***
İlk sevdiğim şimdi kimbilir nerde?
Önce hatıralarımı götürdü ölüm
Zaman aynasında ölümü gördüm


Ümit Yaşar Oğuzcan

29 Haziran 2007

BUGÜN!!!


MUTLU YILLAR BANA
MUTLU YILLAR BANA
İYİ Kİ VARSIN OYLUM.


Evet ben bir haziran çocuğuyum.Hırçın ve sulugözlü bir yengeç işte. Israr etmeyin yaşımı söylemem.Bloglar alemindeki arkadaşlar elimi öpmeye kalkar sonra. Neyse iyi ki doğmuşum değil mi? Teşekkürler anne, baba ne iyi yaptınız da beni yaptınız.(hayır efendim yanıldınız 35 yaşında değilim).

25 Haziran 2007

35 YAŞ




Yaş otuz beş yolun yarısı eder.


Dante gibi ortasındayız ömrün.


Delikanlı çağımızdaki cevher,


Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,


Gözünün yaşına bakmadan gider.



***


Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var


Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz


Ya gözler altındaki mor halkalar


Neden öyle düşman görünürsünüz,


Yıllar yılı dost bildiğim aynalar



***


Zamanla nasıl değişiyor insan!


Hangi resmime baksam ben değilim.


Nerde o günler, o şevk, o heyecan


Bu güler yüzlü adam ben değilim;


Yalandır kaygısız olduğum yalan.



***


Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;


Hatırası bile yabancı gelir.


Hayata beraber başladığımız


Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir,


Gittikçe artıyor yalnızlığımız.



***


Gökyüzünün başka rengi de varmış!


Geç farkettim taşın sert olduğunu.


Su insanı boğar, ateş yakarmış!


Her doğan günün bir dert olduğunu,


İnsan bu yaşa gelince anlarmış.



***



Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!


Her yıl biraz daha benimsediğim.


Ne dönüp duruyor havada kuşlar


Nerden çıktı bu cenaze ölen kim


Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.



***


Neylersin ölüm herkesin başında,


Uyudun uyanamadın olacak.


Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında


Bir namazlık saltanatın olacak,


Taht misali o musalla taşında.

- CAHİT SITKI TARANCI

19 Haziran 2007

UMUTSUZLUK


Upuzun bir yola çıktım. Yanımda endişelerim ve büyük yalnızlığım. Sırtımda epey yük, silkeleyip atamadığım ruhum. Satamadığım ve yarandıramadığım bir çare. Şimdi satılık asi ruhum, endişelerim ve yalnızlığım birer gölge ardımda.

Yağmur ha yağdı ha yağacak, öyle koyu gri gökyüzü. Yoksa Güneş battı da ben mi anlamadım. Birazdan bu yolda yalnız yürüyenlerin ayak izlerine dolacak yağmur. Her basışımda sıçrayacak ayak bileklerime. Ağırlaştıkça ağırlaşacak bedenim. Bu tozlu, ıssız yolun neresine düşecek kim bilir?


Oylum