06 Aralık 2007

SUSKUNLAR



"KUSURUM BENIM IMZAMDIR"

En sevdiğim yazarların başında İhsan Oktay Anar gelir. Fantastik edebiyata ve bilim kurguya hayranlığım da büyük bir etkendir bunda.Bence kendisi insana keşke daha çok yazdırsa dediği kurgu ustası bir yazardır. Yazdığı tüm kitaplar bu türün en sağlam örnekleriyle boy ölçüşebilecek kadar iyi ve Türkiye de tek. Kitaplarındaki inanılmaz ayrıntılarla sizi saşkına çevirmeyi kolayca başarabilecek, yurt dışında ve içinde bir çok ödül almış, türk edebiyatı için son derece önemli, kendi halinde, biraz çekingen, kaç bin tane tarih kitabı okuduğunu tahmin edemediğim filozof ve ayrıca kemani.

Üstelik İzmirli olmasına rağmen İstanbulu bu kadar güzel anlatması bir harika.İhsan Oktay’ın kitaplarının okurken tarif ettiği sokaklarda bende dolaşır hatta kokusunu alırım..

Tüm kitaplarında yüzlerce yıl öncesinin osmanlıcasını kıvrak bir şekilde kullanırken bizi yep yeni hayallere ve mistizme sürüklüyor.

Örneğin bir önceki kitabı Amat’da olduğu gibi.Amat 58 toplu Nuh Usta tarafından Navarin'den gelen 247 adet meşe ağacından yapılmış bir kalyonun adıdır. Mürettebatı da tam tamına bu sayıdadır. Gemi kendine has bir dünyadır.

Kaptan efendisi Diyavol Paşa, Koca Reis'i (yani ikinci kaptanı) Kırbaç Süleyman'dır bu geminin. 50 tüfenkçi yeniçeri ile birlikte güverteyi temizleyen, yelkenleri açıp kapayan, savaş zamanında da eline kılıcı alıp yan gemiye atlayan marineller, gabyarlar, topçular, zabitler, ayakçılar ve aşçı, marangoz, hekim, dümenci daha onlarca tür işle görevli bir sürü kişinin kaderi bu ikilinin elinin altındadır

Suskunlar da ise tema müzik ve iyi ile kötünün çatışması. Birbiri içine girmiş öykülerden olaylar örgüsünden romana ulaşıyorsunuz.Olaylar ve kişiler birbirlerinden farklı ve uzak iken sonlara doğru bir bütün oluşturduğunu görüyorsunuz. Romanda esasen Bâtın ve Tağut’un savaşı var. Birbirinin zıttı bu iki güç mücadele ederken insanları kullanıyorlar. Bu güçler tarafından yönlendirilen insanlar ise kendi aralarında çatışmaktan ve didişmekten de vazgeçemiyorlar.Tabii elbette aşk da var.Her şey aşkla başlıyor zaten. Bir zamanlar Alessandro Perevelli adında Venedikli genç bir müzisyen olan cüce altıparmaklı Pereveli İskender, İstanbul’a köle olarak getirildiğinde onu satın alan kanuni Asım ile aynı kıza aşık olunca Asım’ı öldürüp, onun kız için bestelediği semaiyi de bozar.Hem de öyle bir bozmak ki. Çünkü bu on iki parmaklı cüce müzikten nefret ediyor ve camilerde vaaz verirken müziği ve şarkıyı cehennemin laneti şeytanın çağrısı olarak anlatıyor kendine hayran cemaate. Bunun üzerine hortlayan Asım’ın hayaleti de tüm İstanbul kentine musallat oluyor. Besteyi düzeltip Asım’ın ruhunu huzura kavuşturmak Davut’a kalıyor.

Roman boyunca Bâtın hep “gizli saklı” kalıyor. Sadece oğlu Zâhir yoluyla varlığını hissettiriyor ve romanın sonunda, ama yine de kimsenin göremeyeceği şekilde ortaya çıkıyor. “Haddini aşan” Tağut da çoğunlukla bir konağın derinliklerinde gizleniyor ve sadece hizmetkarlarına görünüyor.

Sonuçta sürekli çatışan iki ilahi güçten biri galip geliyor ve ona hizmet eden insanlar da yaşamlarına mutlu devam ediyorlar

'' kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür'' hz. Mevlana

Eflâtun rengi hayaller kuran bir 'suskun'un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin 'gerçekliği'nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.


Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin 'nefesini üfleyen' ve ona 'can veren' bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü... Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri... Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar'ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.


Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.


Suskunlar'ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de 'suskunlar'dan biri olacaksınız...(Kitabın arka yüzü)

***************************************************************************
Yazımı kitaptan ufak bir alıntıyla tamamlıyorum:


İhtiyar bekçi o uğursuz gıcırtıyı işte tam bu sırada işitti. O kadar kasvetli, o kadar tekinsiz bir sesti ki bu, şeytanın zifiri karanlıktan yonttuğu bir ifritin kahkasına benziyordu.
Hayalet tam karşısındaydı!

Tövbeler tövbesi! Başında Mevlevi külahı ve üstünde etekleri açılmış tennuresi ile sema ediyor, bir kolunu yukarı açmış dönüp duruyordu. Ama hayaletin asıl korkunç tarafı, gövdesi döndüğü halde kafasının sabit kalması, delici bakışlarını bir an olsun zavallı bekçiden ayırmamasıydı. Sema ederken çevreye mavi bir nur yayıyor ve ince dudaklarındaki kıvrıma bakılırsa, belki de adamcağıza ürkütücü bir şekilde gülüyordu. Eli ayağı gevşeyen bekçinin tam üç gün üç gece tirtir titremesinin ve bir hafta boyunca konuşamamasının yegane nedeni de işte bu hayaletti.

***********************************************************************************
Ne ilginçtir ki kıble duvarında hep bir akrep ya koç ya aslan yahut bir başka burcu temsil eden çerçeveli bir resim olurdu. Çünkü bu çalgılı kahvehanede çalınan eserler, saz üstatlarının maharetini hakkıyla ölçmek için, o mevsimde güneşin bulunduğu burca göre tayin edilirdi. Mesela güneş oğlak burcundaysa buselik, koçtaysa rast, balıktaysa uşşak makamları revaçta olurdu.
***************************************************************************
Yayımlanmış Kitapları
Puslu Kıtalar Atlası (1995)
Kitab-ül Hiyel Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri (1996)
Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri (1997)
Amat (2005)
Suskunlar (2007)
KAYNAK:VİKİPEDİ

4 yorum:

elif dedi ki...

canım roman gerçekten çok güzel akşamları işten döndükten sonra bitirmek için sabırsızlıkla okudum gerçekten çok güzel

ben de iyiyim 3.aya girdim herşey yolunda gidiyor inşallahta böyle devam eder zamanın çabuk geçmesini istiyorum sabırla bekliyoruz anlayacağın oğlumda çok heyecanlı abi olacak ya bebek doğduktan sonra işe biraz ara vermeyi istiyorum emir bu yüzden kardeşinin gelmesini sabırsızlıkla bekliyor

kendine iyi bak
sevgilerle

Mutfak Havlusu dedi ki...

bu kitabı günlerce bekledim,bekledim,bekledim sonunda tüyaptan aldım.
ammaa hala yarısındayım çünkü başladıktan sonra derslerimden ötürü bitiremedim,bir elime aldım yarısına geldim ve duruyor yoksa anında bitmeli şöyle kapattığınızda sanki başka bir aleme bırakılmış ve ordan sıyrılmamak kopmamak için iyice kayboluyorusunuz efsunlu sakin dehlizlerde...
ihsan oktay anar'ın dili bambaşka tarifi yok anlatamam...
puslu kıtalar atlası dedikçe hep bir dururum başkada birşey diyemem...

Mutfak Havlusu dedi ki...

bu arada İhsan Oktay Anar seven birini bulmuşken kaçıramam:)
sizi de seyrime ekledim izninizle...

OYLUM dedi ki...

Çok sevindim..Yeni kitapları paylaşalım o zaman.